2 Nisan 2011 Cumartesi

"Ne, Oje Mi?" Vol.1

`` ~ Fr. "augée" kapçık içinde tutulan şey, müstahzarat, tırnak cilası < Fr. "auge" kap, çanak << Lat alveus kap, çanak ``

Ojenin etimolojisini araştırdığımda tek bulabildiğim açıklama, üstteki cümle olduğundan "ver capsleri gönüller coşsun" olayına hiç vakit kaybetmeden girişiyorum.



Oje denildiğinde akla "kırmızı, bordo, fransız manikürü" üçlemesinin geliyor olması beni ziyadesiyle üzmekte. Bu üzüntünün etkisiyle çeşitli tonlarda yeşil renk ojelerle başladım. Markası da açıkça görülüyor, almak isteyenlere de kolaylık olur. Yeşilin tonunu da tırnak şekli de güzel. Yuvarlak / oval tırnak sevmiyorum ben, baştan belirteyim de sorun çıkmasın sonra. Bu yeşilin tonu açık olduğundan, oje tırnağa sürüldüğünde şişede durduğu gibi durmayacak, bir kat daha sürülmeyi isteyecektir. Açık tonlardaki bu tip ojeleri 3 kat sürdüğümü bilirim. Yersen.





"Kırmızı, bordo, fransız manikürü" dedim ama Chanel 505'i unuttum sanmayın, az sonra karşınızda olacak :) Chanel 505 "Chanel rengi oje" yaftası yapışmış olan oje işte, yazıklı. Neyse bu yeşil tonu "mint" olarak geçmekte, ojenin markası ise "China Glaze". Gayat güzel bir renk, sürülesi bir renk. Canımsın China Glaze mint.





Tırnakta desen sevemeyenlerdenim. Ama bu minik noktalar beni rahatsız etmedi. Artık kivi düşünülerek mi yapılmış, yapıldıktan sonra kiviye mi benzetilmiş, yoksa "nasıl olsa kiviye benzedi, elime de bir kivi alayım inceden ayıplı bir şeylere selam edeyim" mi denmiş bilemiyorum. Bildiğim tek şey, fesat birisi olduğum.






Yeşil ojeden sonra gelsin maviler.
Bu mavi tonuna boyumca kefilim. Çok sevdim, bayıldım. Küt tırnak sevdiğimi zaten belirtmiştim, burada da bir sorun yok.
Mavi ojeleri sevelim. H&M mavisi ile ilgili söyleceklerim bu kadar.






"Yeşili anımsatan mavi" tonlarındaki bu ojenin China Glaze mint gibi bir havası var. Mavi, ama bir önceki mavi gibi "patlayan" bir tonda değil. Uçuk derler ya, işte o hesap. Başka markaların da bu tonlarda ojeleri mevcut, Chanel ekonomiyi kasar, (gizembiç acı söyledi).





"Hey seksi leydi
O nasıl bir mavi?
Pembe kurdeleler olmayaydı
Aslında daha bi iyiydi."
Tırnağın tüm yüzeyinde kullanılan mavinin tonu yüzünden şiir yazdım, daha ne diyebilirim ki? Ama o pembe kurdeleler? :(






Mat ojeleri hep sevmişimdir.
O.P.I.'nin bu mat pembesi gayet güzel. Mat ojeler deforme olmamasın diye ojenin üzerine tırnak cilası sürülemediğinden biraz kısa ömürlüdür. Neyse o kadar kusur kadı kızında da olur. Mat tırnak cilası (?) diye bir şey var mı acaba?






Desen çok abartılı olmadıkça bana pek batmıyor sanırım. Pembe leopar deseni beni rahatsız etmeyince bende bir kabul mekanizması oluşmuş da olabilir. Bilemedim şimdi. Zemin ve desende kullanılan tonların ikisi de gayet güzel. Oje markası "So Laque". Fakat bu tonda pembe, hemen hemen her markada vardır yani, bilginize :)






Pembe ojelerin "uçuk" tonu için seçtiğim oje de bu olsun.
Diğer pembeler gibi parlak, göz alıcı değil ama gayet hoş. Kıyafetle uyumsuzluk sorunu da çıkarmaz kanımca. Gerçi bu kıyafete göre oje seçmek olayına da kılım ya, neyse. Başka zaman anlatırım bunu :)
Bu ojenin markası da O.P.I. , meraklısına.






Ele bir dizi inci dolayarak estetik gösterme çabası ne yazık ki fos.
Neyse ki tırnak şekli estetik açıdan fotoğrafı kurtarmış. Sarı renk oje sakattır. Açık bir tonda olsa tek kat sürüldüğünde tırnağı sararmış gibi gösterme olasılığı epey yüksek. Zaten çok da tercih edilen bir renk değil. Bu incili elde kullanılmış olan sarı tonu tarafımca geçer not aldı. O desenleri de görmezden geliyoruz artık, alıştık nasılsa sdfghjkl.








Yok yok ben küçük noktalı desenleri seviyorum galiba.
Sarı rengin bu tonu da gayet hoş, ama beyaz beneklerle hoş X hoş. Bu iki sarı tondan başka da hoşuma giden ton yok. Benek canını senin ^_^





Daha bir sürü var, onlar da artık 2. bölüme.


20 Mart 2011 Pazar

Stada Rakı Şişesi Sokabilen Taraftar

Adam öldürmeye teşebbüs etmiş taraftardır.

Ayıptır, günahtır beyler. O şişe bildiğin adam öldürür. Hadi malız, beş paralık zevk için 700 lira verip bilet alıyoruz, eyvallah da hangi halet-i ruhiye içerisindeyiz ki bir adamın kafasına şişe atıyoruz he?

Taksim Meydanı'nda Leeds United taraftarlarını bıçaklayanlar kahraman mı oldu? Kaçının adını hatırlıyoruz? Peki ya Mühendis Oktay'ı katledenler? Bir tribüne isimleri mi verildi? Volkan Demirel yaralansa idi, o şişeyi atana tapacak mıydı sarı-kırmızı renklerin sevdalıları? Gerçekten merak ediyorum.

Lafa gelince Metin Oktay ruhu, Baba Hakkı duruşu, Can Bartu beyefendiliği. Bi siktirip gidin lütfen. Bu mu lan sevda, bu mu geçmişe ve o geçmişin bıraktığına duyulan saygı? Hayatta daha önemli şeylerin olduğunu ne zaman hatırlayacağız acaba, çok merak ediyorum.

O şişe çarpsaydı ve Volkan Demirel sakatlansa, kafatası çatlasa-kırılsa ya da ölse... Kim ne kazanacaktı abi? Ve bir insanın canını alabilecek kadar büyük bir şey mi taraftarlık? Beyler, cidden çok merak ediyorum..



(vela, 19.03.2011 00:50)

18 Mart 2011 Cuma

Bornozlar Çöpe

Kaba saba görünümüne aldırış edilmeden, her yaştan insanı bünyesine hapseden, "Bornoz keyfi" tanımının peydah olmasına sebep eşya. Giysilerin "ugg"ı.

Giyildiğinde kimisini Jedi, kimisini büyücü, kimisini boksör, kimisini süper kahraman hissiyatıyla donatan saçma gereç. Evet, saçma.

Bakın abimize, çıtırlığı bırakmış, kıtırlık döneminde, saç-baş gayet doğal, "uzaklara bakarmış gibi şeyaparsın" konseptli fotoğrafıyla gayet hoş. Arkada okyanus (belki de deniz, bilemedim) manzarası, sanki akşamüstü suları. Ama o da ne? Beyaz bir "aba" abimizin üzerinde. Kaba saba, göğüs bölgesinde garip bir potluk, ve eminim ayak bileklerine kadar uzanan boyda, korkunç bir giysi. Bornoz. Böyle hantal. Yakışıksız. Genç, efendime söyleyeyim toy bir ademoğlu bu hantal şeyi giyme hatasına düşse, "gençlikte olur böyle şeyler" der, geçeriz. Ama bu tablo karşısında bu cümleyi kurabiliyor muyuz? Yazılar olsun. Öğrenmenin yaşı yok, genç arkadaşlarımız sana yardım etsinler diyor ve "Banyo Havlusu" kullanma başarısını gösteren ademoğullarıyla yazıma devam ediyorum:




Bakınız, "uzaklara bakarmış gibi şeyaparsın" konseptiyle poz vermiş abimizden nispeten daha genç fakat vücut (en azından omuz bölgesinden eminim) bakımından pek de "uzaklara bakarmış gibi şeyapan" abimizden farkı olmayan bir ademoğlu.

Israrla belirtmek istiyorum, göğüs kası, karın kası bakımından ne eksik ne fazla, gayet kıvamında. Bu detay atlanmasın. Sonra da "tabi o şöyle kaslı, böyle seksili, onu övmeyeceksin de beni mi öveceksin" gibi laflar edilmesin.

Evet, bu abimiz tercihini "Banyo Havlusu"ndan yana kullanmış. Hatta o da uzaklara bakarmış gibi şeyapmış. Kendisini tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyorum.





Sanırım "uzaklara bakarmış gibi şeyaparsın" konseptinin sonu yok. Ama olsun, biz bu konsepti benimseyenleri de böyle kabul ettik.
Banyo havlusu tercih eden diğer abimize nazaran bu abimiz biraz daha spor yapıp kas "almış". Göğüsleri bana biraz büyük geldi ama olsun. Dedim ya, böyle kabul ettik.
Abimiz henüz havlusunu yenice takmaya hazırlanıyormuş ki flashlar patlamış. Bir seksilik, bir bıyık altından gülümsemeler falan. Neyse, kendisini de tebrik ediyor, başarılarının daim olmasını diliyorum.




Peki ya hanımlar?
Eril okuyuculara için DEV HİZMET. Bakın, hemcinslerimi de eyyorluyorum.
3 hanımı barındıran fotoğraf "I love You Beth Cooper" isimli 2009 yapımı filmden. Bornoz yerine banyo havlusu tercih edip adeta ortalığı kasıp kavurmuşlar. Adeta strapless elbise gibi görünüyor üzerlerindeki havlular. Nerede bornoz kabalığı, nerede bu munis görüntü?




Bir bornoz vak'ası daha.

Hayır ben ne diyeyim, ne yazayım bilemedim ki.
Saç-baş gayet doğal, yüz deseniz munis. O kaba saba yakalı, antipatik şey hiç olmuş mu?

Dikkat ettiyseniz hanım kızımıza bir şey söylemiyorum, zira o da ekmeğinin peşinde. Bir havlu firmasının sitesinden arakladım bu fotoğrafı, kız da model yani. Bir de saçma bir işaret basmışlar kızın çenesinin altına, iyice kıl oldum.

Neyse, demem o ki dişi olun erkek olun, görüldüğü üzere bornoz yine bornoz.

Bakın bir sonraki fotoğrafta banyo havlusu unsuru nasıl işlenmiş?
[Seksili]






Umarım hala "bornoz iyidir yaae" diye diretmiyorsunuzdur.
Şimdi fonda deniz (ya da okyanus, ya da ne bileyim) zaten bornoz tipi havlular plajda çok tercih edilmiyor diyebilirsiniz, ama burada vurgulamaya çalıştığım şey, havlunun munisliği.

Bakınız, hanım kızımız da gayet başarılı bir biçimde ürünü taşıyor. Saç baş deseniz, yine doğal. Rüzgala savrulmuş. Ten bronz. Daha ne olsun? Giydir bu ablaya az önceki beyaz bornozu. Ne oldu? Bi' irkildin di mi? Çakal seni...

Bu fotoğrafı google'dan buldum. Sahilde ve sanki çıplak gibi olan bu kız, ayıplı filmden arak bir fotoğraf ise bilgim dışı olduğunu belirtmek isterim.

İnternetim kötü, yoksa sizler için neler neler araştrırım, biliyorsunuz. Ayıplı film ne ki :)





Gelin el ele verelim, sonra da elimizi vicdanımıza koyalım. Son olarak da bornozun sadece bebelere yakıştığını kabul edelim. Yetişkin bireyler olarak bornoza veda edelim, banyo havlusunu tercih edelim. Hem taşıması da kolay, yolculuklarda misal. Hobi olarak arada yine giyelim, ama olayı da abartmayalım. Banyo havlusundan şaşmayalım. Esen kalalım :)

15 Mart 2011 Salı

Erkeğin Saçıyla İmtihanı

"Kadınların kuaförde geçirdikleri zaman" diye ciddi ciddi tartışılan bir konu var, bilirsiniz. Kuaföre giden paradan tutun da, kuaförde harcanan vakitmiş şuymuş buymuş hep ayrı bir tartışma konusu olur çiftler arasında. Kadın, saçındaki her yeniliğin erkek tarafından şıp diye fark edilmesini bekler, ama hayat hiç öyle değildir. Kadın yine de yıkılmaz. Her ay boyaydı, bakımdı, bıkmaz. Bıkmayacak da.

Gerçi erkeklerin büyük bir bölümü, çoğu zaman bizlerin saçındaki değişikliklere ilgi göstermeseler de içten içe bu duruma alışırlar. Kendinize kıyabiliyorsanız bakımsız bakımsız çıkın bakalım adamın karşısına, nasıl fark ediyor hemen namussuz. Neyse, ortalığı kızıştırmanın anlamı yok. Biz gelelim "Erkeklerin kuaförle olan ilişkileri ve sonuçları"na.
İyisi de var, kötüsü de. Hazırsanız başlıyorum.



Jay-Z...
Köfte dudaklı, çikolata tenli insan. R&B canını senin.
Siz Amerikalı rapperlar sıkılmadınız mı bu "kafaya bir tas geçir, hizasından saç tıraşı ol, sonra tası kafadan çıkar ve piyasaya çık" modelinden? Alnına çizgi çeksen tıraş öncesi, tecrübesiz bir adam bu denli düzgün tıraş edemez, net. Alın bölgesi de dikdörtgen. Kim size böyle güzel oluyorsunuz dedi, sizi kimler kandırdı bir bilsem. Diktörgen alın modeline gel "he" de, bir "dur" diyelim Jay-Z, ne dersin hayatım?





Drake...
Siz Amerikalı rapperlar sıkılmadınız mı bu "kafaya bir tas geçir, hizasından saç tıraşı ol, sonra tası kafadan çıkar ve piyasaya çık" modelinden, diyeceğim başka bir örnek daha.
Son zamanlarda Rihanna'yla raks ettiği klipler listeleri kasıp kavurunca bloguma düşmesi şart oldu. Bakınız, o da Jay-Z abisi gibi dikdörtgen alın olayına girişmiş. Saç kesiminin yere paralelliği mükemmel ve ötesi. Hep tasın marifeti bunlar. Drake'cim, Jay-Z abinin saçını başını taklit edeceğine azıcık müzikle alakalı yol yordam öğren de, bir işe yarasın. Benden söylemesi yani. Bu eleştiriler hep iyiliğin için.





Adam Levine...
Güzel vücutlu, kedi mıyklamasından hallice sesli, bol dövmeli güzel insan. "Alın bölgesinde açılma olmasaydı, acaba o da tas'ı koydurtup saç tıraşı olur muydu?" sorusunu sormaktan kendimi alıkoyamıyorum. Fakat görüldüğü üzere kendisinin "tepesi" sağlı sollu "erozyon"a uğramış. Tas'lı traş işine bu halde girse, olan saçının 2/3'ünü kestirmek zorunda kalacağı aşikar. O "M" biçimi saç şekli, umarım daha derinleşmez. "M" iyidir, Tas'lı tıraştaki gibi kaskatılıktan eser yoktur, munistir. Not: Adam Levine, Maroon 5'ın solisti kişisinden başkası değildir.




Justin Timberlake...
2 çikolata rapper'da sonra, 2 kedi mıyklaması sesli popçu koymasam büyük haksızlık yapmış olurdum ki, Justin imdadıma mükemmel saç tıraşıyla yetişti. Adam Levine'in yanında Justin teferruattır benim için, ama konu saç tıraşına gelince kendisi ipi göğüsleyen isim oldu. Ne saç erozyonu var, ne de tas'lı tıraş. Gerçi bunun uzun ve kıvırcık saçlı hallerini de biliyoruz ama, bu saç hatta bu kirli sakal hatırına o bonus peruğu gibi Justin saçlarını unutmuş gibi yapabilirim. Justin bu tıraşıyla adeta dev bir kedi.





Ami James...
Şüphesiz ki gizemtokay, adalet ve eşitlik için burada. Ami görüldüğü üzere kel. Hatta kepçe. Neyse. Uzun saçlı halini bırakın, ben bu adamın 3 numara tıraşlı halini bile düşünemiyorum. Dazlaklığı Ami James'e o kadar yakıştırıyorum yani. Saçı fazlasıyla dökülmüş eriller, dazlaklığa soğuk bakmasınlar, hele de nispeten düzgün bir kafaya sahiplerse. Ami'nin de omuzlara gel anasını satiyim oşşş. Ehem, ne diyordum, Ami James "Love Hate Tattoo Studio"nun sahibi, Discovery Channel'daki "Miami Ink"in esaslı dövmecisidir.





Zeki Enes Akkan...
Dazlak Ami'den sonra, Rapunzel'in erkek şubesi Zeki Enes Akkan'la bu postuma son vermem, ne kadar da tezat. Adeta kızgın kumlardan serin sulara atlıyoruz şu anda. Açık bal rengi saçları, pek bir güzel. Hafif dalgası ve diri görünümüyle mükemmel. Emin olun, uçlarındaki kırıkları aldırmaya gidince 80 kez uyarıyordur kuaförünü. Uzun saçlı erkeğin saçı pek kıymetli olur. Güzel de bakıyor namussuz. Bir de askerlik olmasa. İçim burkuldu şu an. Miyav.


10 Mart 2011 Perşembe

Christian Louboutin'e Açık Mektup

Louboutin'ciğim, nasılsın canım?
Son dönemlerde bakıyorum ve bir şeylerin ters gittiğini görüyorum. Bu beni ziyadesiyle üzüyor. Seni nasıl sevdiğimi bilirsin. Ama bu gidişata bir dur demek lazım değil mi şekerim?
Şimdi dost acı söyler, şahane tasarımlarının yanında son zamanlarda gördüğümüz o "şeyler" de neyin nesi? Bak canım onca zaman çalışıp yorulmuş olabilirsin, bunalımlarda olabilirsin, insanlık halidir yani. Ama iç sıkıntını bu yönde mi gidermeye çalışıyorsun? Yapma bunu.
Bak gel güzel güzel bakalım "neydim, ne oldum" konulu fotoğraflara;






En çok bilinen tasarımlarından örnek vereyim istiyorum.
Sağ tarafta arz-ı endam eden Lady Peep ne kadar da munis.
Adeta dev bir kedi (burayı anlamazsan sana anlatırım ben, dev kedinin anlamı güzel)

Mektuba giriş yaparken kullandığım Lady Peep'ten biraz farklı, zira bu "sling". Christian Louboutin denildiğinde akla gelen kırmızı taban ve yüksek topuk ikilisinin en başarılı temsilcilerinden.

Ama gel gör ki, hayat her zaman bu kadar güzel değil....







Pigalle Flat!
Doktor bu ne?
Nerede kırımızı Louboutin tabanı? Nerede o zarif feminen topuk?
Bunu gördüğüm an, internetin zehirli olduğuna inandım. Kim, nasıl, hangi zihniyete sığınarak böyle bir tasarıma imza atar?
Yine araştırdım soruşturdum, bir video buldum. Temsilci bir abla, anlatıyor da anlatıyor. "Herkes topuklu ayakkabı giyemiyor. Bu sebeple topuksuz modeller de üretildi." gibi bir şeyler söylüyor.
Olabilir tabi, herkes kendine göre haklı, bu modeli piyasaya çıkarmaya cüret edenler hariç.
Taban zaten gözükmüyor, olmayan topuk üzerine burada bir şeyler yazmam saçma olacak, ama o burun ne?
Daha fazla konuşmak istemiyorum.






Nispeten kalın şeritlere sahip olmasına rağmen her yerinden şakır şakır zarafet akan Madame Butterfly Booty.

İnce uzun zarif topuğu, kalın ama zarif şeritlerinin üzerindeki fiyonklarla yine adeta dev bir kedi vazitetindeki şaheser.

Bunu da sen yapmadın mı Louboutin'ciğim? Peki az önce gördüğümüz neydi?

Peki ya az sonra göreceğimiz şey?








Bu tasarımın adını koyan kişi, sen "super" olayını çok yanlış anlamışsın canım.
"Sonuçta büyük boy şeylere de 'super' deniyor, bunun da kaba saba hayvani bir topuğu olduğundan 'super' denmiştir" diyenlere de "tercih sizin, elimin tersi mi yoksa avuç içimi mi tercih edersiniz?" diye soruyorum. Elim ağırdır.
Topuksuz, babetimsi faciadan sonra bu tasarımda lütfedip Louboutin kırmızısı bizlere gösterilmiş. Adeta kütüğü oyarak elde edilen topuk ise, fevkaladenin fevkinde.
Bir zamanlar mantar topuk modası vardı, artık o mu yad edilmiş, ne yapılmaya çalışılmış bilmiyorum ama büyük bir hatayla sonuçlandığı apaçık ortada.
Oysa ki ne güzel bir rengi var.
Jade...







Ta ta ta taaa: AMBER
Dev bir kediyi falan geç, böyle şeker gibi bir şey.
Zarafetti, vırttı, zırttı hiç bu konulara girmem bile bu Amber karşınında.

Fikir sahibi her kimse, buyursun gelsin.
Yemek yeriz, bir şeyler içeriz.
Çok netim.








Paçalı güvercin.
Yine renk güzel, yine o kıllar kötü.
Kötü kötü kötü.
Ne diyeyim?
Pantolonun altına giyilmez, paça sorun olur. Eteğin altına giysen, hangi kabalıktaki bir etek bu paçalıya uyum sağlayabilir ki?
Adım attıkça ayakkabının önünde löp löp sallanan bir şeyler.
"Topuksuz, sivri burunlu babete taksaydın bu tüyleri, hazır sıçmışsın, bir de sıvarmış olurdun" demezler mi adama?

Entre parantheses: Bu modelin bejini, Rihanna hanımkızımız "Russian Roulette" isimli videosunda giyiyordu, nereden gözüm ısırıyor diyenlere gelsin bu gereksiz bilgi.







Leopar sakat bir desen. Kullanıldığı materyali "ucuz" gösterebilitesi epey yüksek.

Big Lips Booty'de durumun ne olduğu ortada. Özellikle şu metal topuk detayı fenalar fenası. Bunun üzerinde nasıl durulur, malum sonbahar-kış kreasyonundan kışlık bir bot, misal karda buzda bununla nasıl düşülmez, muamma.

Neyse alan olsun da, ev ayakkabısı da yapılır ki bu di mi Louboutin'ciğim? Bunun da tasarımcısına selam ederim, hakikatli insanmış.









Başka bir paçalı güvercin faciası.
Olay bu sefer abartılmış, püskül görünümlü tüyler yerine canım pabuç kürkle kaplanmış.

Zaten bu dakikadan sonra ne ince topuktan, ne de zarafetten bahsedilir. Olan olmuş.

Kürk de çakal kürkü. İmitasyon falan da değil.
Şimdi mutlu musun
Road Runner?





Seni kırdıysam özür dilerim ama, bu iş böyle olmaz yani.
Bu tasarımlar senin başının altından çıkıyorsa, bu işe birazcık ara ver derim. Parası pulu olan adamsın. Kafa dinle biraz, hareketli piyasa seni çok yormuş.
Sonra yine devam edersin, hanımların ayakkabı tutkusu biter mi?
Olayı iyi yerde yakalamışsın zaten havada karada ölüm yok sana. Saygı duydum.

Bir diğer ihtimal ise, sana yardımcı olan tasarımcı ekibin markanı tezgaha getirmeye çalıştığı ihtimali. Şimdi kimseyi de töhmet altında bırakmak istemiyorum. Ama vaziyet ortada, bunları söylemek zorundaydım.

Elbet bir gün buluşacağız.

Gizembiç, Blogspotlar 2011
Bisou Bisou

13 Şubat 2011 Pazar

Typo'ların Hastasıyım, Bir De Utanmadan Ustasıyım

Typo; kronik hastalığım.

Son zamanlarda yaptığım typo'lara o kadar takılınır oldu ki, bir açıklama yazayım istedim. "Şimdi ben typo yapınca siz dalga geçiyorsunuz ama bıdı bıdı bıdı" ya da "Neden dalga geçiyorsunuz ya, olamaz mı yani?" gibi cümleler kurmayacağım. Bahane de üretmeyeceğim, dikkatsizlik olsun, acele acele yazmaya çalışmaktan olsun, farklı klavye kullanmanın sonucunda olsun, Türkçe karakter içermeyen telefon klavyesi vs. Türkçe karakter içeren laptop klavyesi durumu olsun (ki şimdi aranızdan bir sivri kalkıp "ne alakası var, ş yerine s yazarsın typo'dan sayılmaz o" gibisinden bir şey söyler, lakin ki akıl etmez Türkçe karakter bulundurmayan klavyede tuş sayısının azaldığını, ve otomatik olarak yanlış tuşa basıldığını.) A ciğerim söyle neyleyeyim?

Ama sizin gördüğünüz, tarafımca hayata geçirilmiş bu typo'lar, daha önce yaptıklarımın yanında hiçbir şey. O yüzden siz bunları dilinize dolasanız da, beni rezil ettiğinizi düşünseniz de, tam verimli bir çalışma olmayacak bu. Sizlere güzelinden birkaç typo örneğimi sunayım da, çok basit typo'larımda bunları araya serpiştirin, hiç değilse gülmüş oluruz, eğleniriz falan.


  • Geldik işte > Gelsik işte
Yanılmıyorsam sene 2006, Öss derdi, dershane falan böylesi durumlar söz konusu. Şimdiki gibi değilim, çok enerjiğim, fıtı fıtı msn'lerdeyim online bir biçimde. (Hemen önlemimi alırım, "şimdi sanki yoksun msn'de" diyecekleri karşı. Artık "Forever offline"ım bilirsiniz sdfghjk) Msn'de bir etkinlik kararlaştırılacak, "şu saatte herkes gelsin" dendi ve ben geç kaldım. Acele acele online oldum, hani birkaç hoca da msn'de olacak, arkadaşları geç onlara ayıp olacak gibi saygıdan yıkılıyorum. Neyse... Online olduğum gibi hemen konuşmaya davet edildim. 10 kişi falan var. Ortam samimi de olsa, hocalar da işe dahil olduğu için herkes kendine çekidüzen vermiş. Bir arkadaş tüm naifliğiyle (dalga geçmiyorum kötü bir amacı olmadığına eminim) "Nerede kaldın ya?" diye bana haklı olarak çıkışıyor. Bundan sonrası zaten kafanızda oluştu, ama ben yine de yazayım. Etkinlikle ilgili bana sorulan sorular da bir yandan şakır şakır akıyor önümde. "Geldik işte" yazıp geçmek istiyorum. Ama olmuyor, başaramıyorum. Q klavye düzenine bakınız, ki kaçınız F klavye kullanıyorsunuz onu da bilemedim ama A-S-D-F-G-H-J-K-L-Ş-İ sıralasıyla giden kısımda, yan yana salınan S-D ikilisi beni yakıyor. "Gelsik işte" yazıyorum. Konuşma penceresine bu dakikadan sonra davet edilen edilene. Fırsatçı Kamiller. Birkaç random gülen arkadaş çıksa da, olay çabuk kapanıyor. Ama bu typo'm hiçbir zaman unutulmuyor.


  • Yaşasın > Yalasın
Tür bakımından "Geldik işte"den çok da farklı olmayan bir typo'm. Yine hemen hemen aynı tarihlere denk gelmekte. Kaynaştırma Harfleri'nin konu edildiği bir durumda yaptığım typo. 3 kişi şahit olmuştur fakat bu da güzelce yayılmıştır. Kaynaştırma Harfleri "Y-Ş-S-N" akılda kalsın diye "Yaşasın" olarak öğretilir adet olduğu üzere. Belki "fıstıkçı şahap", efendime söyleyeyim "anası mezar dikecekmiş" gibi hatırlatmaların yanında çok sönük kalsa da, yine de faydalı bir hatırlatmadır. Q klavyenin yine aynı sırası söz konusudur. Bu sefer can yakan yan yana salınan L-Ş ikilisinden başkası değildir. Hayatımızda öyle bir yer edindi ki, "Yaşasın" yerine "Yalasın" diyoruz artık, o kadar yani.
(Gereksiz bilgi: Ne fıstıkçı şahap, ne anası mezar dikecekmiş, bir erkek "hergele nedim arsız karısını kesip rendeledi"yi biliyorsa, beni etkiler. Net sdfghjk)


  • Ceren > Veren
Sene oldu 2010, level atladım, insan isimlerine bulaştım. Ne baştan savmalık cevap "Geldik işte"ye, ne de eğitici-öğretici kısaltma "Yaşasın"a benzer insanın ismi üzerine yapılan typo. En istenmeyeni, ne bileyim en pişman edenidir. Hikayesi bana kalsındır ama yakın arkadaşın olsa, eşin dostun olsa güzel bir anı olur bu yapılan andavallık, lakin ki kızı çok tanımıyorsan ne bileyim samimi değilsen, "Veren" dememelisin yine de. Neyse ki typo saniyesinde anlaşıldı, karşı taraf da anlayışlıydı. Yine belirtmek gerekirse, Q klavyede bu sefer alt satırdayız, Z-X-C-V-B-N-M-Ö-Ç. Görüldüğü üzere C-V yan yana. Seyreyleyin gümbürtüyü.



Size yaptığım typo'lar, bu 3'ünün yanında fazlasıyla sönük kalıyor, demiştim.
Neyse ben yine de kendimden umutluyum, daha bombaları için çalışmalarımı sürdüreceğim sdfghjk.


Viva TYPO !!!


Typo: Yazım hatası

11 Şubat 2011 Cuma

Ben Varım

5 seneye yaklaşıyor gurbet ellerde yaşıyorum. Hayatımın dikkate değer bir oranına tekabül eden bu süre zarfında bilinçli ya da bilinçsiz, isteyerek ya da farkında olmadan birçok değişiklik geçirdim, birçok eski adetten vazgeçtim, birçok acayip alışkanlık kazandım. Kazanılmış ya da vazgeçilmişlerden hiçbirisinin tasası, yasını tutmadığım gibi, hiçbirisinin de varlığına ya da yokluğuna sevinmiyorum, coşmuyorum. Hayat ve gereksinimleri ne ise ayak uyduracağım.

Lakin ne zaman gurbetten memlekete dönüyorum, ne zaman Almanya'da yabancı, memlekette Alamancı konumuna geçiyorum o zaman bir bir fitil fitil burnumdan geliyor alışkanlıklarım. İşte bu başlık altına gireceğim entry böylesi bir alışkanlık değişiminin öyküsüdür.

Yurtdışına giden, yaşamak zorunda kalanlarımız bileceklerdir: Yurtdışında taharet borusu, musluğu gibi işlevselliği göte ferahlık kazandıran utulitiler yoktur. Bu neredeyse yurtdışında büyük abdeste çıktığımız anda dikkatimizi çeken, kültür şokunun büzüğümüzdeki izdüşümüne denk bir haldir. Yurdundışında götünü kuru kuruya kağıda silen herkes şu veya bu şekilde ecnebiye küfür etmek, versay tuvaletinde dahi tuvalet olmadığını anımasamak, gavurun tuvalet kavramını bilmediği, roblarının içine sıçtıkları için parfümü keşfettiklerini öne sürmek gibi muhafazakar bir spektrumdan köktenci bir ruh haline kadar birçok hissiyatı tetikler, canlandırır. Lakin yurtdışına giden, gidip de yaşayan, dikkate değer bir süre geçiren birisi icin memişhane ile ilgili beklentileri tersine işleten bir hal de vardır.

Yurtdışında geçirdiğim ilk yılın kışında (sözlükten de aratılarak takip edilebilir eylül 2000- mayıs 2001 arası) dönem tatilini bahane ederek sevdiklerime kavuşmuştum. Bu dönüşümde eşe dosta ayrıntısıyla yurtdışında tuvaletlerde taharet borusu olmadığından, götü kuru kuruya kağıda silmenin iğrençliğinden, götünü kuru kuruya kağıda silmiş insanlarin servis ettiği yemekleri yemenin tiksintisinden bahsetmiştim. Gelişim şerefine gittiğimiz bir kebabçıda verdiğim bu sempozyum sırasında bir gaz yediğim 2 porsiyon karisik ızgaranın, mezenin, acılı ezmenin, 2 litreye yakin ayranın da hatrına o gece tuvalette uzunca bir süre geçirmem uygun düşmüştü.

Evet, götümü Vitra-Artema ortak yapımı seramiğe koyduğumda anlamıştım ki: Bizim tuvaletimiz, bizim tuvalet adabimiz gibisi yoktur.

İşte karşıda duran sepet içinde Aktuel, Tempo, Conan'ın eski sayıları, işte hemen yanında çamaşır makinemiz ve üzerinde sıkıldıkça okuduğum deterjan ve yumuşatıcılar, işte yerler: fayans, karo, köşelerde bordur gibi gormeye alışık olduğum vazgeçilmezler, işte tuvalet kapısı ve kapının üzerinde buzlu cam, buzlu camın üzerinde bornozlar, havlular, ve işte sağ elimin hemen arkasında istediğim an uzanabileceğim taharet borusu musluğunu siyah vanasi.

Derin bir ruh huzuru ile dizlerime serdigim dergiden son 3 ay içerisinde olup biten magazin hadiselerini takip ediyorum. Hande Ataizi kimle basılmış, Hülya çocuk mu aldırmış, Burak Kut yeni kasediyle eski popularitesini yakalayacak mi? derken çat diye dünyam kararıyor. Hayır, Burak Kut'un yeni kasetinden yana bir yıkım yaşamıyorum, kelimenin tam anlamıyla dünyam kararıyor.

İlk tepkim şudur: Elektrikler mi kesildi? Lakin buzlu camın ardından bakıyorum, mutfak tarafından içeriye ışık giriyor. Banyonun sigortasi mi attı? Hayır, şofbenin ışığı yanıyor. E ne oldu? Kim, nasıl benim tuvalet ışığını kapatabilir ki?

O an gerçekten, tırnaklarımın ucuna kadar idrak ediyorum: Türkiye'deyim ve Türkiye'de banyoların elektrik düğmeleri banyonun dışıda olur. Öylesine sinirleniyor, öylesine bocalıyorum ki senelerin süzgecinden geçmiş en standard, en kısa yoldan sonuca ulaşan ünlemi bile söyleyemiyorum. Diyorum ki:

- Ne oluyo yaaa?

Kimse ses vermiyor. Vergisini veren bir Amerikan vatandaşi gibi daha da sesimi yükseltiyor, fayanslarda yankılanacak şekilde bağırıyorum:

- Yeaaa kim ışığı söndürdü yeaaa?

Tıkır tıkır tıkır ayak sesleri geliyor.

- Ne var ulan eşoğlueşek!!!!!!!? Ne bağırıyosun?
- Baba sen mi ışığı söndürdün?
- Evet?!! Ne var hayvan herif? Ne bağırıyorsun?
- İçeride ben vardım!?
- Ben nereden bilicem?!! Öküz!
- E ama sormadın ki?
- Yok yaaaa? İçerdeyim baba dersin, ben varım dersin açarız. Amerika'ya yolluyoruz, adam olmuyorsun, öküz olup dönüyorsun.

Babam haklı. Böylesi bir durumda akıllı, aile terbiyesi almış bir Türk gencinin ilk tepkisi "Ben varım" olmalıdır. Bu durumda ışığı söndüren ebeveyn "ha, pardon" demeye tenezzül ederse eder, "O kadar saattir içeride ne yapıyorsun?" diyecekse der, neticede ışığı açar, yoluna devam eder.

Oysa ki ben 3 ay içerisinde öyle bir şımarmışım, öyle bir yoldan çıkmışım ki bu basit, ananevi lafı dahi unutmuşum. Vay bana vaylar bana.

Amerika'da kaldığım şu süre zarfında henüz elektrik düğmesi banyonun dışına denk gelen, Türkiye'de ise kimi oteller dışında içine denk düşmüş bir haneye girmedim. Lakin geçen sene yazın şans eseri Şile'de bir arkadaşın müstakil evine gittim. Banyoya girmeden önce kapının dışında elektrik düğmesi aradım, bulamadım. Böyle koridorun dibine yurudum onu açıyorum olmuyor, diğerini deniyorum, beceremedim. Çok üstelemedim, helaya girdim, karanlıkta işimi görmeye koyuldum. İşin ortasında önce buzlu camda bir surat belirdi, sonra tıngır tıngır kapı zorlandı. Karanlıktan aydınlığa bağırdım:

"Ben varım!"

Arkadaşım dedi ki;

- Ha sen mi vardın? Işık bozuk mu?
- Yok, ışığı bulamadım. Sen açar mısın?
- Nasıl açayım, ışık içeride.

Tarif ettiği yerden ışığı açtım. İşimi gördüm, çıktım. Sonra utancımı yendiğim bir anda arkadaşıma sordum:

- Sizin bu banyonun ışığı neden içeride?
- Sorma ya, bizim evin mutaaayidi laz. Herif her bir boku tersten yapmış. Bizim bu bloktaki bütün evlerin banyolarının ışıkları içeride.

Lan? Türkiye'de böylesi bir uygulamayı ancak laz bir mutaaayit akıl ediyorsa, bu Amerika'da ve muasir medeniyetler diyarinda mevzunun da ters olduğunun bir delili midir? Böylesi bir anda düşündüm, irdeledim. Işığın kontrolünün içeride ya da dışarıda olması ne kazandırıyor, ne kaybettiriyor.

Işığın kontrolünün içeride olması öncelikle birey toplumu olan Amerika ve batı medeniyetlerinde dikkat çekmiyor. Cezalandırmak gayesi ile dahi çocuğunu banyoya kilitlemeyen (hatırlayalım oda cezası diye bir şey vardır) ebeveynin yaşama alanı olan batı medeniyetlerinde bir kişinin ne olursa olsun sıçarken karanlıkta ya da aydınlıkta olma hakkı kendisinde görünüyor. Oysa ki doğu toplumunun etkilerini sürdüren Türkiye'de birey ancak ataerkil aile yapısı içerisinde varlığı onanırsa vardır. yani helaya giren bir kisi ic ozgurlugune sahipse de, dis iliskilerinde evin reisine tabiidir. Evin reisi ışığı kesmek isterse, keser. Açmak isterse açar. Helada kalma süresine sınırlama getirmek maksadıyla düzenleyici ve kısıtlayıcı tedbirler almak konusunda yetkili merciidir. Oysa ki batı medeniyetlerinde böylesi bir ayrıcalık evin reisi de olsa ebeveyne tanınmaz, çocuk ortak mülkiyet sahası üzerinde en az ebeveyn kadar iktidar ve hak sahibidir.

Uygulamada bakıldığında: Türk aile yapısı içerisinde evin reisi sıfatında olan ebeveyn uzun süre açık gördüğü bir banyo ışığına müdahale hakkına sahiptir. Bu hem ekonomik anlamda bir uyarı ve nota niteliğindedir, hem de mevcut iktidarın bir gövde gösterisidir. İktidar sahibi ebeveyn banyo ışığını kapattıktan sonra karanlıkta duyduğu :

"Ben varım" 'a cevaben, ışığı açarken, şunu demek ister:

"Sen varsin, ama ancak ve ancak benim sayemde varsın. Fırt dedin taşşaklarımdan fırladın, cırt dedin karnımdan çıktın! Ona göre. Şak ışığı kaparım, sen var olmazsın. Bu kadar kolay! "

Bu yüzdendir ki sanırım feodal yapı, sömürü düzeni Türkiye'de sona ermeyecektir, ezilen kesim en doğal ihtiyaçlarını karşılarken dahi "efendi"sine ancak karanlıkta "ben varım" diyebilecek, ancak karanlıkta bir çığlık haline gelince, lütfen varlığı tanınacaktir. Işık düğmeleri, elektrik anahtarları daima helanın dışında kalacaktır.

(otisabi, 21.08.2004 07:18 ~ 07:51)



Tuvalete her girdiğimde aklıma gelen bu entry, sizlerin de aklına gelsin istedim.

8 Ocak 2011 Cumartesi

Dehşetengiz Sosyal Oluşum : "Twitter"

"Twitter ne oluyor şimdi?" , "Twitter'da ne yazıyorsun peki?" gibi sorulara maruz kalanlardansanız, bu sorulara uzunca bir süre diliniz döndüğünce sabırla cevap verenlerdenseniz, o sizseniz, hoşgeldiniz.

Sene oldu 2011, biz Twitter kullanıcıları hala bu sorulara maruz kalıyoruz. Ben, bu soru bana ilk kez yöneltildiğinde verdiğim basit ötesi cevabı o kadar benimsedim ki, hep onu sunuyorum soranlara. Çok memnunuz.

Cevabımın basit olması, soranlar kaynaklı aslında. Zira soranların hepsi hali hazırda Facebook kullanıcısı olduklarından, sorularının cevabını bu site üzerinden örnekleyerek veriyorum. "Facebook'ta 'durum' kısmı var ya, oraya bir şey yazılıyorsun, yorum yaparken abartılıyor bildirim manyağı oluyorsun falan, işte oranın siteleşmiş hali. Yorum yerine de 'reply' var, mis." Şimdiye kadar "olmadı baştan anlat" diyene rastlamadım, naçizane tavsiyemdir bu soru ile sık karşılaşanlara.

Twitter'da yazılanlara Tweet deniliyor. Tweet'in kelime anlamı ise "Cik". Kuş cik cik'i yani. Anlık güncellendiğinden mütevellit, böyle bir tanımı uygun görmüş Twitter'ı düşünen kimseler. Çok da yerinde olmuş. Follow / Takip , Twitter'ın ana olayı olmakla birlikte, Facebook'taki sistemden tamamen farklı. Facebook'ta arkadaş olarak ekliyorsun, ve bu karşılıklı oluyor, ama Twitter'da bu hadise ayrı. Follower / Takipçi , Following / Takip ettiğin -çevirilerimin hastasıyım- gibi bir ayırım var. Özetle, senin takip ettiğin kişi, seni takip etmek zorunda değilken, seni takip eden herkesi de sen takip etmek zorunda değilsin. "Follow back" diye bir şey yok yani, üzgünüm.

Twitter gayet dehşetengiz bir mecra.
Örneğin, Lenny Kravitz'i de içinde bulunduran Twitter kullanıcısı bir grup sanatçı, oyuncu, komedyen, belirli kuruluşlar için -yanılmıyorsam Lenny Kravitz'in olayı AIDS vakfı içindi- hesaplarını güncellemeyeceklerini açıkladılar geçenlerde. Söz konusu kurumlara yeterli miktarda bağış yapılmadığı takdirde bu olay böyle devam edecekti. "Bağışlarınızı yapın, tekrar Twitter'a boy gösterelim" dediler kısacası. Fikir babası kimse her yerinden öpmek lazım, muhteşem bir fikir. Ki az önce baktım, 3 gün önce tweet yazmış Lenny Kravitz. Demek ki bağış çağrısı işe yaramış. Darısı bizimkilerin başına.

Bizimkiler derken, Türk ünlülerden kastım.
Önceleri Twitter'da adeta çılgın atan, Ece Erken'den Miley Cyrus cd'leri isteyen Emre Aydın, geçenlerde Twitter hesabını plak şirketine -ya da her neyse- devredeceğini, Following kısmını sıfırlayacağını, yani kimseyi takip etmeyeceğini, hesabını konserler, etkinlikler hakkında bir haber kaynağı haline çevireceğini açıkladı. Yaptı da, şu an kimseyi takip etmiyor, 18 tane de tweet'i var, diğerlerini silinmiş. Lakin şahsım, Ece Erken'den Miley Cyrus cd'si isteyen Emre Aydın'ı hiç unutmayacak, üzgünüm Emre'cim bazı şeyler için çok geç. Ama karar isabetli yani, gerek yok böyle tweet'lere Twitter'da. Emre Aydın'ın hesabı verified account, yani "onaylı" hesap. Sahte değil yani, bunu da belirtmekte fayda var.

Bir diğer Following kısmı sıfır olan ünlümüz ise Elif Şafak. Aforizma kasmakta kendisi. Ya da kitaplarından çeşitli alıntılar yapmakta. Beğendiği yazarlardan da alıntılar yaptığına rastladım. O da kendi reklamını yapıyor yani beleşe. Acımasız bir laf gibi algılamayınız zira an itibariyle kendisinin 82.858 takipçisi bulunduğunu belirtmek isterim. Reklamın Allah'ını yapıyor hatta. Ayrıca düşünsenize, ana sayfaları bomboş. İnsan kocasını bile takip etmez mi canım? Enteresan valla.

Ece Erken her reply'e ekseriyetle yanıt verirken, Tuna Kiremitçi genelde "işteş" fiillerle kurduğu cümlelerini takipçilerine sunuyor. Demet Akalın Türkçe konusundaki cehaletini her gün bize kanıtlarken, Gülben Ergen her sabah "Günaydııııın" yazmaktan vazgeçmiyor. Ahmet Hakan, inatla espri yapma çalışmalarına tam gaz devam ederken, Mirgün Cabas inceden ayar verdiği havalı havalı tweetleriyle karşımıza çıkıyor. Ntv'de -günlerin getirdiği- Kaan Sezyum'un "35 yaşındayım porno iz...(leyemeyecek miyim)" cümlesini tamamlattırmadan küt diye reklama giden adam nerede, bu tweetleri yazan adam nerede diye sorarlar adama. Elin gavuru AIDS için, bağış için hesap dondursun, bizimkiler tragedyalarına devam etsinler. Sülalemiz rahat.

Twitter ülkemizde çoğu kişiye ekmek kapısı da oldu.
Twitter oluşumundan önce blog sahibi olan, belli bir okuyucuya sahip olsun olmasın blog yazmayı alışkanlık haline getiren bir sürü kişi, Twitter'da resmen patlama yarattı. Sadece blog yazarları değil, Twitter'da yazdığı tweetlerle on binlerce takipçiyi kendisine bağlayıp reklam alarak para kazanan insanlar biliyorum. Blog sahipleri ise, bilindiği üzere kitap sahibi yazar olma yolundalar. Satışlarının iyi olduğunu, ilk kitabı yayımlananların 2. kitapları üzerine çalışmaya başladıklarını, hatta 2. kitapların piyasaya çıkmaya başlayacağı da şahsıma gelen bilgiler arasında. Bir sosyal oluşumu bu şekilde değerlendirebilmek de, şahsi başarımızdır kanımca.

2009 yaz aylarından beri Twitter kullanıcısı olan şahsım, o zamanlar da "tutmaz ya bu, seneye kim hatırlayacak Facebook varken" gibi cümleleri çok duydu. Ama tutmaz denen Twitter aldı yürüdü, bakın millete neler sunar oldu. Tabi durum böyle olunca takipçi sayısı kaygısı başladı. Beni takip ettikten sonra, benden karşılık görmeyince -follow back- bana hakaret ettikten sonra (!) unfollow eden kimselerle karşılaşmışlığım vardır. Daha nelerle karşılaşacağımı merakla beklemekteyim.

"Tweet'imi çaldın" olayına gireyim diyorum ama, çıkamamaktan korkuyorum :)
Bu konuda herkes pek bir hassas. "Hadi araklıyorsun, seni takip eden adamınkileri bari araklama" diyorum sadece. Zira 2 dakika önce yazdığın tweeti 2 dakika sonra ana sayfanda başkası tarafından araklandığını görünce insan bir tuhaf oluyor. İnsanımız hayli enteresan.

Belli kurallar dahilinde yazılmalı demiyorum, ama MSN live messenger gibi sohbet edenler, aforizma kasarken adeta kabız olanlar, sürekli hayatın iğrençliğinden bahseden bunalımlılar, izlediği diziyi-filmi anlatmaktan helak olanlar kendinize güldürtmeyin lan, yeter size güldükleri. Abartmayalım. Sınırı var mıdır bilmiyorum ama, günde 100 tweet de yazmayalım beleş diye abanmayalım sisteme.

Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar.
Twitter'lı günler diliyorum efendim.







4 Ocak 2011 Salı

Mektubunu Aldım


Sansürlenecek yerlere birlikte karar verdik, bunu baştan belirteyim.
Print Screen yapayım, olsun bitsin istedim. Yaptım oldu.
Not: Mail'in devamında ayrıntılı olarak kendisini tarif etmiş Ceren, hani cidden kendisi olduğunu kanıtlamak için. Kanıtlamış da. Gerçi "ben ceren'im" deyip mail atan herhangi bir yavşak çıkmadı ama, olsun kız işi garantiye almış. Üzerine tıklarsanız, resim büyür, okursunuz falan.
Öptüm.






2 Ocak 2011 Pazar

Baykal gitti, Lost bitti, Fenerbahçeliler şampiyon olduklarını sanıp timsah yürüyüşü yaptı, Yetmez ama evet

2010 böyleydi yani.

Bense kendi adıma süper bir şeye imza atıp, bu başlığa müdana bile etmeyeceğimi düşünüyordum.
Lakin görüyorsunuz ki olmadı.

"Yılbaşında ne yapacaksın?" 1 ay önceden sorulmaya başlandı şahsıma. "Bilmiyorum", "Daha erken ya ne yaptınız ahahah", "İyiyim sen napıyorsun?" gibi seçmece cevaplar verdim durdum. Ama aklımda olan şey başkayı. Hatta aklımda değil, bildiğin elimde tuttuğum bir şeydi. Haydarpaşa'ya tek gidişlik bir bilet...

Derdim yılbaşı değildi, derdim İstanbul da değildi.
Sürprizlerden hoşlanmayan ben, sürprizlerden yine hoşlanmayan birisine "sürpriz" yapacaktım. Artık nasıl bir mantıkla hareket edip böyle bir karar aldım, inanın artık sorgulamıyorum bile. Rica ediyorum siz de sorgulamayın.

Acayip oynuyorum, hiç belli etmiyorum görseniz. Yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar benim. Biliyorsunun en iyi kadın oyuncu dalında zaten Natalie Portman alıyor Black Swan sayesinde, ben de yardımcı kadın oyuncu dalındaki ödülü kabullendim mecbur. Neyse.

Acayip oynuyorum evet. "Gelemem mümkün değil" bile diyorum. Sürpriz yapacağım olm çok şahane. Mükemmelim bildiğin. Hiçbir zaman "ne giysem" derdine düşmeyip eşi dostu kıskandıran ben, senelerin acısını çıkartıyorum, çıplak gideceğim artık yani o derece kararsızım. Oje renginde bile... Neyse.

Verdiğim sözden dönmem, bunu daha önce de söylemiştim. "Söylemeyeceğim" diyorum ve söylemiyorum. Hatta söylememeyi bırakın, yalan söylüyorum. "Evdeyim, zaten sınavlarım var bla bla" karşı taraf sabırlı. Sabırsız olduğunu söylüyor ama, ya olayın farkında değil, ya da ... Neyse.

Söyledi çünkü bana, yılbaşında evde olacak. "Çat kapı gidilmez aslında, ayıptır." diyorum, ama gitmeyi de çok istiyorum. Sürpriz (!) sonuçta, gideceğim illa. Çaktırmadan 40 kişiye sordum orada mı insem, şuradan mı gitsem, bir vasıtaya binmek gerekir mi... Hayat karartıyorum muntazaman. Google maps'e tapıyorum falan.

Bir kaç hafta sonra öğreniyorum ki davet edildiği yerler var. Şaşırmıyorum da. Yılbaşı bu, her mekanda ayrı bir parti var. Hatta gereksiz bir trip halini üzerime yapıştırarak sormuş bile olabilirim gidecek olup olmadığını. Heyecan yerini endişeye bıraktı... Ama sürpriz sonuçta yani, yapacağım bunu. Çok güzel yapacağım hemde, dizginsiz aklımı bir yerlerde bıraktım günler önce, neden bıraktım ki?

Yılbaşına yaklaştıkça daha da geriliyorum. Söylediğim sözler, yazdığım şeyler, verdiğim tepkiler tamamen allak bullak. Çünkü sürpriz kıçıma kaçtı. Farkındayım ama kabullenmiyorum. Kabullenemiyorum... O anda söylesem, "böyle böyle" desem, en iyi çözüm yolu ondan gelecek, biliyorum. Ama olaylar benim kontrolüm dışında geliştiği için o kadar saldırganım ki bunu yapmıyorum. Sözde "gurur" yapıyorum. Buna sığınıyorum. "Fazla gurur göte vurur"muş. Vuruyor da. Ama bunu da kabullenmiyorum. Laflarımın, sözlerimin, saldırılarımın ardı arkası kesilmiyor. Sabrını, sınırını, sinirlerini zorladıkça zorluyorum. Ama benim derdim başka. Değişen yılbaşı planını bana bildirdiği andan itibaren oldu tabi bunlar. O zaman bile saçma bir tepki verdim. Farkındayım yani.

Saldırılarım, sözlerim o kadar çok acıtıyor ki en makul yolun çenemi kapatmak olduğunu düşünüyorum. Böyle de yapıyorum. Tabi ki de fark ediliyor. Başka çözüm yolum yok artık, ne yapayım?

31 Aralık 2010 sabahına kadar hala gitmeyi düşünüyorum. Etrafındakilerin 'statü'lerini bilmesem, bilgisizliğime sığınıp giderdim. Ama biliyorum. "Ignorance is bliss."

Daha hızlı olmak adına, belli bir ekpresten aldığım bilet elimde, sabahın köründe yola çıktım. Gara gidiyorum yani. Upuzun yürüyüş yolunu ne ara yürüdüm hiç farkında değilim, zaten sokaklarda da kimseler yok. Hava soğuk ve donuyorum. İstanbul'a falan gitmiyorum, bileti internetten alıp bir de bastırtınca, iptali gara giderek mümkün olabiliyor. Bunu yapmaya gidiyorum. Olay örgüsünü parmağımda çevirip yönetebileceğimi sandım, yanıldım. Olmadı. Yapamadım. Beceremedim.

Gara girip bileti iptal edecektim, varsa da evime gitmek için bilet alacaktım. Yoksa da "kaçak falan mı gitsem acaba, yapmadığım şey mi sanki" diyorum. Ama eve de gitmeyi istemiyorum. Aksi gibi şahsi rekorumu kırdım bu yılbaşı. Tam 6 ayrı yere davetliyim. "Biraz biraz hepsine uğrasam mesela, sonra da spora giderim, sonra da yatar uyurum" diyorum. Bu sırada artık gara girmiş bulunuyorum.

Hikaye içinde hikaye, bakın başıma ne geliyor.
Kocaman bavulu ve kocaman hediye poşetiyle (paketleri görüyorum yılbaşı hediyesidir herhalde yani ne olacak ki başka) bir sürpriz zede ile karşılaşıyorum. "Hiç mi yok" diyor. "Ama benim gitmem lazım" diye devam ediyor. "Bu trenle gidemezsem yetişemem" diyor. "Yetişemem."... Aşağı yukarı benimle aynı yaşta bir hemcinsim. Görevli memur "hanfendi bugün yılbaşı, bilet bulmanız imkansız, haftalar önce bitti, ek sefer konulursa...." diye lafa devam ediyor. Haftalar önce... Bilirim... Ama kızın onu dinleyecek hali yok. Gitmek istiyor. Öğrenci indirimiydi, ekpres farkıydı falan bunları bir kenara bırakıp ufak bir bilgilendirme yapayım. Kaçak binerseniz 2 katı para istenir sizden, yakalandığınızda. Ama bu 2 katı para, öğrenci fiyatı üzerinden değil "tam bilet" fiyatı üzerinden olur. Yuvarlak hesap, bilet 1o lira. Yakalandın, gitti 20 lira. İstanbul'dan bahsediyoruz, ne bileyim belki karşıya geçecek. Vapurdu, otobüstü, metroydu bunları kullanacak belki. Kondüktöre "post makinesi getir oradan ödeme yapayım" mı diyecek, yemeksepeti mi bu?

Para çekse mesela, diye düşünüyorum. Tabi varsa.
Belli ki ani bir kararla gidiyor, belki de çekememiştir diyorum. O 10 lira, çok önemli bir 10 lira yani. Bir kez daha anlıyorum. Bileti kredi kartıyla alabilir, tabi bilet varsa. Nakit parası da buna kalacak. Evdeki hesabı çarşıya uymadı kızın. Sürprizi de bozup İstanbul'dan birisini aramak istemiyor sanırım, "beni almaya gelin" diye. "Yapma bunu" demek istiyorum. Desem mesela, zaten sinirli. Orada bir tartışma çıksa. Ama kızın tipi öyle değil yani. Tek derdi bilet. Ya da fazladan bir 10 lira. Ben hala kenarda, olanları izliyorum. sinir bozucu kuru kalabalığım. Kalabalığı tek kişi oluşturuyorum, o ayrı.

"Para versem ya bu kıza" diyorum. "Ama yanlış anlarsa" diye devam ediyorum. Söz konusu ekprese kaçak bindiğin anlaşılırsa ve para da vermezsen, en yakın durakta atarlar seni trenden. Çok gördüm bu manzarayı, kaynak götüm değil yani inanın. Kendi derdimi geçtim o anda, kızın gitmesini istiyorum. Baksanıza para vermeyi düşünüyorum kıza ama, yanlış anlarsa diye de çekiniyorum.

O anda bir şeyin farkına vardım ve olan oldu, bu yaşıma kadar hiç bu kadar aptal hissetmemiştim. Hiç... Dakikalardır izliyorum olayı, kızın çaresizliğini, hala derdim para. Para vereyim diyorum. Elimde iptal ettirmek istediğim bir bilet var kuzum. Bunu ne çabuk unuttum?

Önce soğuktan, sonra da ruh halimdeki dalgalanmadan kızarmış suratım, Bursaspor yeşili (!) ojelerim, üst üste taktığım 2 kapüşonum, kapüşonumdan çıkıp ta cebime kadar uzanan (!) saçlarım ve rengarenk çılgın atkım ile kızın tabi ki de ilgisini çekiyorum ona yaklaştıkça. Önce atkıma, sonra da saçlarımın ucuna bakıyordu.

Hiçbir şey demeden ona bileti uzattım. Kız şaşkın. Sadece bakıyor bana. "Bileti iptal edecektim, direkt sana vereyim en iyisi" dedim. Kız ağlayacak. "Hasiktir" dedim içimden. Ağlarsa ben de ağlarım, valla. Hemen cüzdanına davrandı. "Hiç sorun değil gerçekten" dedim sessizce.
"Yola para ayırmıştım, cezalı bileti karşılayamam şu an ama senin paranı veririm onu kenara ayırdım yani, bu arada ben Ceren" dedi. "Peki" dedim, ne diyeyim. Verdi parayı. Biletim gitti. Ben kaldım.

Dışarı birlikte çıktık. O altgeçite hızlıca yöneldi, karşı perona geçmesi lazımdı çünkü. Ben aksi yöne, Yürüyüş Yolu'na yani. Tam altgeçite girerken "Mutlu yıllar Gizem" diye haykırdı, etraftaki birkaç insan bana baktı. "Evet o benim" bakışı attım onlara kasılarak. Ama ona "Sana da mutlu yıllar" diyemedim. Hızlıca yoluma devam ettim, o da zaten altgeçite girmişti çoktan. Yürüyüş yolunda 3-4 dakika yürüdükten sonra, her ne kadar kulaklığımın sesini açsam da trenin gelişini de gidişini de duydum. "Her şeyi kontrol edemeyeceğimi şimdi kabul etmezsem, bir daha hiç etmem. İnkarı bırakma zamandır." dedim kendi kendime şizofrenik bir edayla. Beni tatmin eden şey ise, sonunda bunu kabul ettiğimi hissetmemdi.

6 davetten bir tanesinin önüne geldim. Mekanın yani. Hemen girdim içeri hazırlık yapıyorlar. O saatte başlamaz zaten. Yardım ettim onlara, zaten gelişim yeterince şok etmişti onları. Çağırdık ama gelmez, demişler birbirlerine. Ben gelince de erken başladı haliyle. Bir arkadaşın doğum günüymüş, ama pasta krizi vardı. Buraya bunu yazmak ne kadar doğru bilmiyorum ama, onca tantanada unutulmuş. Pasta yoktu. Para birleştiriliyor, hemen alınacak pasta. Bilet parasının hepsini o pastaya gömdüm. Pastayı da ben seçtim. Ama doğum günü esnasında başka mekanda olduğumdan, pastayı yiyemedim. Amacım da buydu zaten.

5'er dakika bile olsa (!) uğradım herkese. Şok ettim onları, yüz ifadeleri inanılmazdı. Saat 12 de evdeydim. Hatta online olarak bir sürü güncellemelere imza attım. Arada bir dışarı gittim, geldim. 12'den sonra dışarı çıkmam hataydı. Hava çok soğuktu, o kadar üşüdüm ki hala ısınmaya çalışıyorum. Gece yarısı ortaya çıkan köpek çetelerinden birisine de yakalanmam da cabası. 8-9 kişiden oluşan promili yüksek bir grup erkeğin ardına sığınarak köpek çetesini atlattım. Anıra anıra şarkı söylüyorlardı, hayvanlar korkup kaçtılar. Sarhoş grup beni iplemedi bile. Ama çok işe yaradılar yani, buradan da teşekkürü bir borç bilirim.

O bilette adım, soyadım hatta kredi kartımın birkaç hanesi bile yazıyordu. Bana büyük bir coşkuyla mutlu yıllar dileklerinde bulunan Ceren'e gülümsemeden başka bir karşılık veremedim, bu yüzden ben de buraya yazayım istedim. Facebook'tan oradan buradan arkadaş olmayız umarım, böyle kalsın tanışıklığımız yani. Yanlış anlaşılmak istemem. Yoksa Ceren gideceği yere yetişti mi, beni kimlere anlattı, merak edip beni Facebook'tan arattı mı diye deliler gibi merak etmekteyim. Umarım gideceği yere yetişmiş, güzel bir yılbaşı gecesi geçirmiş, beni annesine, babasına, yakın arkadaşına, varsa sevgilisine anlatmıştır. Birbirimizi bu şekilde hatırlayalım istiyorum.
Eğer kışı atlatırsam, güneye ineceğim yazın.

Mutlu yıllar Ceren.