Bir takım şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bir takım şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2011 Cuma

2011 OÇ: Seni Kalbime Gömdüm


  • 2011, Yılmaz Özdil'in 1 Ocak 2011 tarihli efsanevi köşe yazısı ile resmen başladı. Yazı adeta 2011'in ne kadar mükemmel geçeceğinin habercisiydi.

  • 2010 yılı boyunca tüm tartışma, evlenme, kayıp arama - bulma - kavuşturma programlarında 70 milyon olarak lanse edilen Türkiye nüfusu 2011'de 75 milyona çıktı. Birkaç programda 80 milyon iddiaları yapılsa da gerçeklik kazanamadı. 

  • 2 Ocak 2011'de yılın ilk sansürünü Vimeo yedi. Halk yine DNS'e abandı.

  • Sansür 2011'in olmazsa olmazıydı. Geçmiş yıllarda Türk Halkı'nın %93.2'si internet sansürünü Youtube sayesinde öğrenip çatır çatır DNS değiştirir olmuştu. 2011'in öğretisi ise Filtre oldu. İnternet filtrelenecek ve güvenli hale gelecekti. Filtre tarihi için 22 Ağustos 2011 tarihi belirlense de internet kullanıcılarının yurdun dört bir yanında dellenmesi sonucu filtre sistemi 22 Kasım 2011'de kullanıcıya ayrı, internete ayrı geçti. Hissettik.


  • 2011'de "Okuduğumuzu anladık mı?" kısmının en popüler kelimesi sehven olurken en az 15 Mayıs 2011 Sansüre Karşı Yürüyüş organizayonu kadar "devasa" olan bir diğer olay ise YGS 2011 şifreli cevap anahtarı oldu. Şifreli cevap anahtarı iddiasından sonra Türkiye 1 gecede modu medyanı çözdü. YGS öncesi mod-medyan olayını çözenler malı götürürken çözemeyenler ise ağzı açık bakındı.. Vay babam..

  • İnternet kullanıcısı sene içerisinde birçok kez sınandı. Bu sınanmaların ilki ve kanımca en ilgi çekeni Facebook'ta oluşturulan "Akp'ye İçiyoruz" etkinliğiydi. İktidar destekçisi sayfa sahibi epic bir trolling'e imza atıp +100 bin kişiyi topladığı etkinlik sayfasının adını "Seçimlerde Ak Parti'ye oy atmaya gidicem diyenler" olarak değiştirdi. Sonrasında olaylar gelişti..

  • 28 Şubat 2011'de ahanda yazdığım bu alan yasaklandı. Blogspot erişime engellendi. Devletin bana verdiğim bu doğumgünü hediyesini bu yazıda ayrıca belirtmek istedim.

  • 3 ayda 1 benzine zam geldi. "Arabası olmayanlara noluyosa yea benzin zammı hakkında ne konuşup duruyolar" diyenlerin %67,3'ünün iq'su tek basamaklı çıktı. İnternet sansürü ise benzin zamlarına paralel gibi bir şeydi. Siteler kapandı, açıldı.. Halk yine DNS'i çaktı. "DNS varken ne sansürü yae ben her yere girerim" diyenler yüzünden dakikada 4 peri öldü. Sonra yine benzine zam geldi. Sonra  da otobüs biletlerine zam geldi. "Arabası olmayanlara noluyosa yea benzin zammı hakkında ne konuşup duruyolar" diyenler benzine gelen zam sonrası neden otobüse / dolmuşa zam geldiğine anlam veremedi. 

  • Defne Joy Foster öldü. "Ölsem de kurtulsam" diyenler ölünce nasıl kurtulunamadığını gördü. Diriye saygı olmayan memleketimde ölüye saygı zaten yoktu. 

  •  Leopard 1 tanklarını geliştirme çalışmasında araştırma başmühendisi Necmettin Erbakan da 2011'de hayatını kaybedenler arasında yer aldı. Kendisinin siyasetine benim yaşım yetmiyor. Hal böyle olunca yıllar önce "kimdir nedir bu insan" derken okuduğum  "Leopard 1 tanklarını geliştirme çalışmasında araştırma başmühendisi" tanımını hiç unutmadım, buraya da yazayım istedim. Bu da böyle bir anımdı.

  • Apple Computer'in kurucu ortağı, ölümünden 5 hafta öncesine kadar yönetim kurulu başkanı (CEO) ve genel müdürü olan Steve Jobs, 5 Ekim 2011'de öldü. Ölümü sonrası "Stay hungry, stay foolish" olarak da bilinen o meşhur konuşması internet kullanıcılarının %36,7'si tarafından paylaşıldı. Steve Jobs'ı bilmeyenler de böylelikle onu öğrenmiş oldu. Kanımca ölümünü trajikleştiren şey, ölüm haberinin çoğu insan tarafından yaratıcısı olduğu cihazlar aracılığıyla öğrenilmesiydi. Hayat garip.

  • 2011'in kayıplarından bir diğeri Amy Winehouse oldu. O öldü, bütün dünya salyalarını akıta akıta otopsi raporunu bekledi. Amy Winehouse'un kanınada uyuşturucu bulunamayınca salyalar silindi. Twitter'da ölümü sonrası Amy Winehouse'un takipçi sayısı arttıkça arttı. Facebook'tan anladığım kadarıyla arkadaşlarımın %36.8'i ağır Amy Winehouse hastasıydı. Ne diyelim, başımız sağ olsun.

  • Andy Whitfield, nam-ı diğer Spartacus de 2011'in toprağa gömdükleri arasında yer aldı. Dişilerin %87.4'ü 'Spartacus'ün ölümüne kahroldu.



  • YGS 2011 şifreli cevap anahtarı skandalı sonrasında skandalın 2. dalgası basına dağıtılan kitapçıkla sınavda kullanılan kitapçık arasında 3 günlük bir zaman kayması olmasıydı. ÖSYM sıvamıştı.

  • Türk Basınının İbrahim Tatlıses'in vurulması ile adeta  internetle sınandı. İbrahim Tatlıses'in yoğun bakıma alındığı odanın yanındaki odada yattığını iddia eden Alişan Alişan isimli Twitter kullanıcısı, yazdığı kolpa tweet'lerle Türk basınının haber kaynağı oldu. Ne kaynağı ne kişiyi doğrulamadan danalar gibi haber yapan Türk Basını internetten sınıfta kaldın heyhat. Not: Birçok sanatçının da inanıp takibe aldığı, soru sorduğu bu kullanıcıya tek inanmayan Fulden Uras olmuş, "yoğun bakım'ın yan odası diye bir şey olmaz, kandırma milleti" tarzı tweetler yazmıştı. Bunu da atlamak istemedim.

  • Erol Köse Twitter hesabı edindi. Gerisini biliyorsunuz.

  • Arka Sıradakiler, Ezel ve hatta Kavak Yelleri bitti. 



  • Futbolda şike, ligin içine limon suyu sıktı. Soruşturmalar - iddianameler birbirini kovalarken birçok klüp çalışanı - yöneticisi kodesi boyladı. 


  • Deprem bize de uğradı. 23 Ekim 2011'de Van, depremi yaşadı. Konu o kadar sakat ki, nereden tutulursa elde kalacak bir duruma geldi. Bunun üzerine kitap yazılır, tek maddede özet geçilmesi mümkün değil. Ne yardımlar ulaştı, ne ulaşanlar dağıtıldı. Binaların öldürmediği insanları oradaki keşmekeş öldürdü. Yine çok öldük. 


  • Van Depremi sonrası, çok kısa bir sürede (yanılmıyorsam 3 günde) organize olan rock sanatçıları, Van İçin Rock adı altında konser verdi. 500 bin lira toplanan konserde Van'a okul yaptırılacağı söylendi. 2011'in bize sunduğu sayılı güzellikten birisi buydu. Okulu da merakla beklemekteyiz.

  • Wall Street eylemleri de bir başka kitap konusu. Ekonomik eşitsizliğin negatif tarafında olan kişiler (ki bunların oranı %99) daha başka düzenlerin mümkün olduğu gerekçesiyle birleşti. Düşünün ki bu eylemciler pembe saçlı kız portreleri, topuklu ayakkabı, Paris manzaraları ve makaron fotoğrafları geçidi olan Tumblr'da dahi kendilerine yer buldular. Hem dünya, hem Tumblr için ibretlik bu zamanlara 2011 yılında hep beraber şahit olduk.


Not: Son maddedeki %99 hariç, diğer bütün nispi ifadeleri ben uydurdum. Ayrıca 2012 akıllı olsun.

4 Ocak 2011 Salı

Mektubunu Aldım


Sansürlenecek yerlere birlikte karar verdik, bunu baştan belirteyim.
Print Screen yapayım, olsun bitsin istedim. Yaptım oldu.
Not: Mail'in devamında ayrıntılı olarak kendisini tarif etmiş Ceren, hani cidden kendisi olduğunu kanıtlamak için. Kanıtlamış da. Gerçi "ben ceren'im" deyip mail atan herhangi bir yavşak çıkmadı ama, olsun kız işi garantiye almış. Üzerine tıklarsanız, resim büyür, okursunuz falan.
Öptüm.






2 Ocak 2011 Pazar

Baykal gitti, Lost bitti, Fenerbahçeliler şampiyon olduklarını sanıp timsah yürüyüşü yaptı, Yetmez ama evet

2010 böyleydi yani.

Bense kendi adıma süper bir şeye imza atıp, bu başlığa müdana bile etmeyeceğimi düşünüyordum.
Lakin görüyorsunuz ki olmadı.

"Yılbaşında ne yapacaksın?" 1 ay önceden sorulmaya başlandı şahsıma. "Bilmiyorum", "Daha erken ya ne yaptınız ahahah", "İyiyim sen napıyorsun?" gibi seçmece cevaplar verdim durdum. Ama aklımda olan şey başkayı. Hatta aklımda değil, bildiğin elimde tuttuğum bir şeydi. Haydarpaşa'ya tek gidişlik bir bilet...

Derdim yılbaşı değildi, derdim İstanbul da değildi.
Sürprizlerden hoşlanmayan ben, sürprizlerden yine hoşlanmayan birisine "sürpriz" yapacaktım. Artık nasıl bir mantıkla hareket edip böyle bir karar aldım, inanın artık sorgulamıyorum bile. Rica ediyorum siz de sorgulamayın.

Acayip oynuyorum, hiç belli etmiyorum görseniz. Yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar benim. Biliyorsunun en iyi kadın oyuncu dalında zaten Natalie Portman alıyor Black Swan sayesinde, ben de yardımcı kadın oyuncu dalındaki ödülü kabullendim mecbur. Neyse.

Acayip oynuyorum evet. "Gelemem mümkün değil" bile diyorum. Sürpriz yapacağım olm çok şahane. Mükemmelim bildiğin. Hiçbir zaman "ne giysem" derdine düşmeyip eşi dostu kıskandıran ben, senelerin acısını çıkartıyorum, çıplak gideceğim artık yani o derece kararsızım. Oje renginde bile... Neyse.

Verdiğim sözden dönmem, bunu daha önce de söylemiştim. "Söylemeyeceğim" diyorum ve söylemiyorum. Hatta söylememeyi bırakın, yalan söylüyorum. "Evdeyim, zaten sınavlarım var bla bla" karşı taraf sabırlı. Sabırsız olduğunu söylüyor ama, ya olayın farkında değil, ya da ... Neyse.

Söyledi çünkü bana, yılbaşında evde olacak. "Çat kapı gidilmez aslında, ayıptır." diyorum, ama gitmeyi de çok istiyorum. Sürpriz (!) sonuçta, gideceğim illa. Çaktırmadan 40 kişiye sordum orada mı insem, şuradan mı gitsem, bir vasıtaya binmek gerekir mi... Hayat karartıyorum muntazaman. Google maps'e tapıyorum falan.

Bir kaç hafta sonra öğreniyorum ki davet edildiği yerler var. Şaşırmıyorum da. Yılbaşı bu, her mekanda ayrı bir parti var. Hatta gereksiz bir trip halini üzerime yapıştırarak sormuş bile olabilirim gidecek olup olmadığını. Heyecan yerini endişeye bıraktı... Ama sürpriz sonuçta yani, yapacağım bunu. Çok güzel yapacağım hemde, dizginsiz aklımı bir yerlerde bıraktım günler önce, neden bıraktım ki?

Yılbaşına yaklaştıkça daha da geriliyorum. Söylediğim sözler, yazdığım şeyler, verdiğim tepkiler tamamen allak bullak. Çünkü sürpriz kıçıma kaçtı. Farkındayım ama kabullenmiyorum. Kabullenemiyorum... O anda söylesem, "böyle böyle" desem, en iyi çözüm yolu ondan gelecek, biliyorum. Ama olaylar benim kontrolüm dışında geliştiği için o kadar saldırganım ki bunu yapmıyorum. Sözde "gurur" yapıyorum. Buna sığınıyorum. "Fazla gurur göte vurur"muş. Vuruyor da. Ama bunu da kabullenmiyorum. Laflarımın, sözlerimin, saldırılarımın ardı arkası kesilmiyor. Sabrını, sınırını, sinirlerini zorladıkça zorluyorum. Ama benim derdim başka. Değişen yılbaşı planını bana bildirdiği andan itibaren oldu tabi bunlar. O zaman bile saçma bir tepki verdim. Farkındayım yani.

Saldırılarım, sözlerim o kadar çok acıtıyor ki en makul yolun çenemi kapatmak olduğunu düşünüyorum. Böyle de yapıyorum. Tabi ki de fark ediliyor. Başka çözüm yolum yok artık, ne yapayım?

31 Aralık 2010 sabahına kadar hala gitmeyi düşünüyorum. Etrafındakilerin 'statü'lerini bilmesem, bilgisizliğime sığınıp giderdim. Ama biliyorum. "Ignorance is bliss."

Daha hızlı olmak adına, belli bir ekpresten aldığım bilet elimde, sabahın köründe yola çıktım. Gara gidiyorum yani. Upuzun yürüyüş yolunu ne ara yürüdüm hiç farkında değilim, zaten sokaklarda da kimseler yok. Hava soğuk ve donuyorum. İstanbul'a falan gitmiyorum, bileti internetten alıp bir de bastırtınca, iptali gara giderek mümkün olabiliyor. Bunu yapmaya gidiyorum. Olay örgüsünü parmağımda çevirip yönetebileceğimi sandım, yanıldım. Olmadı. Yapamadım. Beceremedim.

Gara girip bileti iptal edecektim, varsa da evime gitmek için bilet alacaktım. Yoksa da "kaçak falan mı gitsem acaba, yapmadığım şey mi sanki" diyorum. Ama eve de gitmeyi istemiyorum. Aksi gibi şahsi rekorumu kırdım bu yılbaşı. Tam 6 ayrı yere davetliyim. "Biraz biraz hepsine uğrasam mesela, sonra da spora giderim, sonra da yatar uyurum" diyorum. Bu sırada artık gara girmiş bulunuyorum.

Hikaye içinde hikaye, bakın başıma ne geliyor.
Kocaman bavulu ve kocaman hediye poşetiyle (paketleri görüyorum yılbaşı hediyesidir herhalde yani ne olacak ki başka) bir sürpriz zede ile karşılaşıyorum. "Hiç mi yok" diyor. "Ama benim gitmem lazım" diye devam ediyor. "Bu trenle gidemezsem yetişemem" diyor. "Yetişemem."... Aşağı yukarı benimle aynı yaşta bir hemcinsim. Görevli memur "hanfendi bugün yılbaşı, bilet bulmanız imkansız, haftalar önce bitti, ek sefer konulursa...." diye lafa devam ediyor. Haftalar önce... Bilirim... Ama kızın onu dinleyecek hali yok. Gitmek istiyor. Öğrenci indirimiydi, ekpres farkıydı falan bunları bir kenara bırakıp ufak bir bilgilendirme yapayım. Kaçak binerseniz 2 katı para istenir sizden, yakalandığınızda. Ama bu 2 katı para, öğrenci fiyatı üzerinden değil "tam bilet" fiyatı üzerinden olur. Yuvarlak hesap, bilet 1o lira. Yakalandın, gitti 20 lira. İstanbul'dan bahsediyoruz, ne bileyim belki karşıya geçecek. Vapurdu, otobüstü, metroydu bunları kullanacak belki. Kondüktöre "post makinesi getir oradan ödeme yapayım" mı diyecek, yemeksepeti mi bu?

Para çekse mesela, diye düşünüyorum. Tabi varsa.
Belli ki ani bir kararla gidiyor, belki de çekememiştir diyorum. O 10 lira, çok önemli bir 10 lira yani. Bir kez daha anlıyorum. Bileti kredi kartıyla alabilir, tabi bilet varsa. Nakit parası da buna kalacak. Evdeki hesabı çarşıya uymadı kızın. Sürprizi de bozup İstanbul'dan birisini aramak istemiyor sanırım, "beni almaya gelin" diye. "Yapma bunu" demek istiyorum. Desem mesela, zaten sinirli. Orada bir tartışma çıksa. Ama kızın tipi öyle değil yani. Tek derdi bilet. Ya da fazladan bir 10 lira. Ben hala kenarda, olanları izliyorum. sinir bozucu kuru kalabalığım. Kalabalığı tek kişi oluşturuyorum, o ayrı.

"Para versem ya bu kıza" diyorum. "Ama yanlış anlarsa" diye devam ediyorum. Söz konusu ekprese kaçak bindiğin anlaşılırsa ve para da vermezsen, en yakın durakta atarlar seni trenden. Çok gördüm bu manzarayı, kaynak götüm değil yani inanın. Kendi derdimi geçtim o anda, kızın gitmesini istiyorum. Baksanıza para vermeyi düşünüyorum kıza ama, yanlış anlarsa diye de çekiniyorum.

O anda bir şeyin farkına vardım ve olan oldu, bu yaşıma kadar hiç bu kadar aptal hissetmemiştim. Hiç... Dakikalardır izliyorum olayı, kızın çaresizliğini, hala derdim para. Para vereyim diyorum. Elimde iptal ettirmek istediğim bir bilet var kuzum. Bunu ne çabuk unuttum?

Önce soğuktan, sonra da ruh halimdeki dalgalanmadan kızarmış suratım, Bursaspor yeşili (!) ojelerim, üst üste taktığım 2 kapüşonum, kapüşonumdan çıkıp ta cebime kadar uzanan (!) saçlarım ve rengarenk çılgın atkım ile kızın tabi ki de ilgisini çekiyorum ona yaklaştıkça. Önce atkıma, sonra da saçlarımın ucuna bakıyordu.

Hiçbir şey demeden ona bileti uzattım. Kız şaşkın. Sadece bakıyor bana. "Bileti iptal edecektim, direkt sana vereyim en iyisi" dedim. Kız ağlayacak. "Hasiktir" dedim içimden. Ağlarsa ben de ağlarım, valla. Hemen cüzdanına davrandı. "Hiç sorun değil gerçekten" dedim sessizce.
"Yola para ayırmıştım, cezalı bileti karşılayamam şu an ama senin paranı veririm onu kenara ayırdım yani, bu arada ben Ceren" dedi. "Peki" dedim, ne diyeyim. Verdi parayı. Biletim gitti. Ben kaldım.

Dışarı birlikte çıktık. O altgeçite hızlıca yöneldi, karşı perona geçmesi lazımdı çünkü. Ben aksi yöne, Yürüyüş Yolu'na yani. Tam altgeçite girerken "Mutlu yıllar Gizem" diye haykırdı, etraftaki birkaç insan bana baktı. "Evet o benim" bakışı attım onlara kasılarak. Ama ona "Sana da mutlu yıllar" diyemedim. Hızlıca yoluma devam ettim, o da zaten altgeçite girmişti çoktan. Yürüyüş yolunda 3-4 dakika yürüdükten sonra, her ne kadar kulaklığımın sesini açsam da trenin gelişini de gidişini de duydum. "Her şeyi kontrol edemeyeceğimi şimdi kabul etmezsem, bir daha hiç etmem. İnkarı bırakma zamandır." dedim kendi kendime şizofrenik bir edayla. Beni tatmin eden şey ise, sonunda bunu kabul ettiğimi hissetmemdi.

6 davetten bir tanesinin önüne geldim. Mekanın yani. Hemen girdim içeri hazırlık yapıyorlar. O saatte başlamaz zaten. Yardım ettim onlara, zaten gelişim yeterince şok etmişti onları. Çağırdık ama gelmez, demişler birbirlerine. Ben gelince de erken başladı haliyle. Bir arkadaşın doğum günüymüş, ama pasta krizi vardı. Buraya bunu yazmak ne kadar doğru bilmiyorum ama, onca tantanada unutulmuş. Pasta yoktu. Para birleştiriliyor, hemen alınacak pasta. Bilet parasının hepsini o pastaya gömdüm. Pastayı da ben seçtim. Ama doğum günü esnasında başka mekanda olduğumdan, pastayı yiyemedim. Amacım da buydu zaten.

5'er dakika bile olsa (!) uğradım herkese. Şok ettim onları, yüz ifadeleri inanılmazdı. Saat 12 de evdeydim. Hatta online olarak bir sürü güncellemelere imza attım. Arada bir dışarı gittim, geldim. 12'den sonra dışarı çıkmam hataydı. Hava çok soğuktu, o kadar üşüdüm ki hala ısınmaya çalışıyorum. Gece yarısı ortaya çıkan köpek çetelerinden birisine de yakalanmam da cabası. 8-9 kişiden oluşan promili yüksek bir grup erkeğin ardına sığınarak köpek çetesini atlattım. Anıra anıra şarkı söylüyorlardı, hayvanlar korkup kaçtılar. Sarhoş grup beni iplemedi bile. Ama çok işe yaradılar yani, buradan da teşekkürü bir borç bilirim.

O bilette adım, soyadım hatta kredi kartımın birkaç hanesi bile yazıyordu. Bana büyük bir coşkuyla mutlu yıllar dileklerinde bulunan Ceren'e gülümsemeden başka bir karşılık veremedim, bu yüzden ben de buraya yazayım istedim. Facebook'tan oradan buradan arkadaş olmayız umarım, böyle kalsın tanışıklığımız yani. Yanlış anlaşılmak istemem. Yoksa Ceren gideceği yere yetişti mi, beni kimlere anlattı, merak edip beni Facebook'tan arattı mı diye deliler gibi merak etmekteyim. Umarım gideceği yere yetişmiş, güzel bir yılbaşı gecesi geçirmiş, beni annesine, babasına, yakın arkadaşına, varsa sevgilisine anlatmıştır. Birbirimizi bu şekilde hatırlayalım istiyorum.
Eğer kışı atlatırsam, güneye ineceğim yazın.

Mutlu yıllar Ceren.

6 Mayıs 2010 Perşembe

Demirden Korkan

Trenlere sevgim sonsuz. Her hafta aktif olarak kullanıcılarındanım. Severim de trenlerde rahat yolculuk ederim, hem ekonomiktir vs. Lakin artık çok kullandığımdan olasılık artıyor da bana mı denk geliyor, yoksa bi' film mi dönüyor anlamış değilim...

28 Ağustos 2009'da üzerine iş makinesi düşen Cumhuriyet Ekpresi'nde ben de olacaktım, lakin bileti iptal ettim , sonrasında bu olayı duyuca unuttum acaba neden iptal etmiştim o bileti ben diye. Kıt sıyırdım , bilin bakalım hangi vagonda olacaktım iptal etmeseydim... İlk 2 vagonu etkilemişti iş makinesi, ben 2. vagondaydım daha doğrusu olacaktım...

Bununla da bitmedi tren maceralarım. Finallerim vardı lakin 1 ocak yılbaşısı sebebiyle Eskişehir'e bir kaçamak yapmıştım Eskişehir Ekspresi ile. Maksat arkadaşlarla olayım Adabaazar'dan bir an olsun kurtulayım falan fengiz... Yılbaşından sonra da sınavım var diferansiyel denklemlerden... Erken gideyim de daha iyi çalışırım belki dedim, 3 ocak 2010'du ders çalışıyordum bir gün önce gelmiştim yine bilet iptal edip. Sonra öğrendim ki o tren de kaza yapmış, karşı yönden gelen trenle kafa kafaya girmişler, hatta bir arkadaşım o trendeymiş... Arkadaşım iyi ama hala anlatır, hala tren durduğunda onu bir telaş alır, haklı da... Makinistin birisi tuvaletteymiş, diğeri de trenin başında... Trenin başındaki makinist , karşıdan bodoslama gelen treni görünce kendini trenden aşağı atmış, tebrik etmek lazım kendisini, insanın aklına zor gelir bu tip şeyler o anda... Kurtarmış kendini, diğer makinist ise tuvalette ölmüş. Yaralılar falan hak getire tabi bu sırada...

Daha da yetmedi bu olan biten... Muhittin Aykut'a teşekkür ediyorum ki bugün Adapazarı'ndan İstanbul'a gitmemi "gelme lan yarın gel" şeklinde kendince engelleyip beni bu kazanın madurları arasına girmemi engelledi. Aynı saatte o trende olur muydum bilemiyorum şu an ama içim bir ezildi, garip oldum. Yarın kalkıp gideceğim mesela, kaza yerini falan göreceğim mutlaka, zira trenin gideceği yol belli... Dediğim gibi içim ezildi, gece uyuyamam da ben. Kime diyim sözümü ben şimdi?