11 Mayıs 2011 Çarşamba

"Ne, Oje Mi?" Vol.3 ~ Hem De Ayaklı

Bu benim nasıl aklımdan çıkmış, nasıl unutmuşum, bilemiyorum. Ufak bir hatırlatmayla kendime geldim. "Ne, Oje Mi?" serisine bu sefer ayaklı bir post hazırladım. Keyifli okumalar asdasdf.

---




Fransız manikürü yapılmış bu fotoğraf favorim olup sona saklanma ihtiyacı duyulmamıştır. Munis ve sadedir. Daha ne olsundur?







Tabi ki oje konulu post'ta ayakkabılar ön plana çıksın istemem, ama artık idare edivereceksiniz. Yine bir Fransız manikürü ile karşı karşıyayız. Bu sefer üsttekinden farklı olarak tırnağın ucundaki beyaz şerit daha belirgin ve tırnağın zemini de ojeli. Diğerinde ise zemin ojesizdi, belki çok çok açık bir tonda oje mevcut, ya da parlatıcı. Her neyse ikisi de gayet başarılı. Çok cicililer.








Çok çok güzel bir yeşil. Sürülmesi de çok başarılı.
Benim derdim ayak üzerindeki dövme.
Gerçek mi değil mi bilmiyorum, ama ayak üzerine kesinlikle bu kadar büyük bir dövme yaptırılmamalı. Yazıklı.
Daha da yazıklısı, az sonra asdasdasd





Kırmızı oje zaten kafadan +10 puan yazdırır haneye ama ablacım o ayaklardaki dövmeler ne öyle? Allahın aşkına bunu güzel bulan insanın güzellik anlayışına tüküreyim adefersin. Güzel pedikür, kırmızı ojeler, peki o desenler yakıştı mı? Halı mısın sen? Bu ne hal?
ÖF.









Ayakkabıların öne çıkması gibi bir amacım yok, artık idare edivereceksiniz diye baştan söylemiştim. İdare ediverin artık :) Siyah ojeyi çok sevdiğim için bir örnek bulunsun istedim, fotoğrafın tek amacı bu asdfadf.
Şimdi ayakkabılar da güzelmiş hani :)




Bu ablanın amacını çok anlayamadığımı belirterek eyyorlamama başlamak istiyorum. Zira baş parmağın dışındaki parmaklara oje sadece uca sürülmüş, french gibi, ama baş parmak tamamen ojeli. Ayakkabıyla ojenin renk uyumu yüzünden posta girmeye hak kazanan bir fotoğrafı incelediniz. Ablanın tırnakları uzayınca ojelerin bu duruma geldiği gerçeğini HİÇ düşünmek istemiyor, Ayakkabılar da enfesmiş demeden geçemiyorum :)








Kırmızı ojeli, düzgün pedikürlü, sağlıklı ayaklar.
Böyle sade şeyler hep sevilir. Bunu söylüyorum zira az sonra desen desen ojelenmiş ayak tırnakları göreceğiz.
Sonra "kırmızı ojeli, düzgün pedikürlü bu ayak ne güzelmiş aslında" diyeceğiz. Sevgiler.







Bu postta "yaz gelse de çimsek" alt metnin barındıran fotoğraf da bu olsun. Söz konusu ayak tırnakları olunca kırmızı renge torpilimin olduğu da gözlerden kaçmadı di mi? Kırmızı güzel ya.
Sürelim. Fakat kırmızı ojeye de takılıp diğer renklere bok atmayalım. Rica ediyorum.








Ne demiştim? Ayak tırnağında desen.
Yersen.
Yani, elde bazı bazı güzel olsa da, ayakta çok çok çok zor bu iş.
Bak üstteki kırmızı ojeli ayaklara, sonra bu uğur böcekliye bak.
Çok kötü diyemem ama, iyi de değil yani.
Ne gerek var arada kalmaya? Onca uğraşıyorsun pedikür için.





El - Ayak bir örnek yapmış ablamız. Karpuz deseni.
Bu fotoğrafın alt metni ise "Beterin beteri var, az önce gördüğün uğur böcekli desene şükredecektin arkadaşım".
Tabi uğraşılmış yapılmış falan ama, ı ıh.
Olmamış ablacım, otur sıfır.









Mesela, bu da desen.
Ama dikkat etmek lazım, gözü tırmalayan bir desen değil.
Bunların hazırları da var, çok sıkılıyorsan oturup kendin de yapabilirsin. Siyah zemine renkli leopar desenleri gibi bir şey.
Posttaki desenlerin en başarılısıdır kanımca.
Ayakkabının topuğu da azcık daha ince olsa var ya, öf.





Sevgili okuyucu
Ben bu renk ojeyi çok seviyorum. O kadar seviyorum ki, yiyeceğimin üstüne döküp yemeye çalışabilirim. Garanti veremiyorum. Bu turkuaz ojeye Claire's , Tiffany & Co. gibisinden yerlerde bulabileceğinize inanıyorum. Ayakkabıları beğenmemekte haklısınız çünkü çok kötüler be. Ojelere yazık ablacım :(







Bundan sonrası biraz kötü, üzgünüm :(
Şimdi oje sürüyorsun, ayağının üstüne dövme yaptırıyorsun / yazı yazıyorsun ya da her neyse, sonuçta bir uğraş veriyorsun, ama tırnaklarını yamuk kesiyorsun?
Bu normal değil be ablacım, hem de hiç.
Acil şifalar diliyorum.



Yine bir yamuk yumuk tırnak kesme vak'ası.
Yine güzel, yeşil yeşil oje ve hain sahibi.
Ve pembesine sahip olduğum yeşilli Etnies.
Nolur üzülme güzel Etnies pabuç, gizembiç seni seviyor :(
Sen de tırnaklarını düzgün kesmeyi öğren. Tamam sakinim.









Açık pembe "eh işte" yorumunu hak eden bir ojeye geldik.
Abla epey uğraşmış kalpler, yüzükler. Kıyamadım, bir çeşit olsun dedim, koydum buralara.
Fotoğraf çekmek için bile olsa bu yüzüktü kalpti böyle antin kuntin şeyleri sevmeyenlerdenim.
Ha bi de kızın pediküründen çok cildi güzel, bence.






Geldik son fotoğrafa.
Bu tondaki turuncuya da bayılırım. Pembemsi turuncu asdfasdf.
Yine "yaz gelse de çimsek" alt metnini hunharca işliyorum izninizle. Plaj, deniz, kum, güneş. Özlediğimiz şeyler tabi.
Abla da bronzlaşmış, çimmiş, güneşlenmiş.
Darısı başımıza ne diyeyim.

24 Nisan 2011 Pazar

İnternetlerde Dişi Olmak

  • Format atabiliyorsan mükemmelsindir. Atamıyorsan sana yardım etmek isteyecek mini çakal boldur, seni bulurlar.
  • Küfür edersen, "yollu"sundur. Etmezsen kasıyorsundur.
  • Özet geçersin, "işine geldiği tarafını anlatıyor" olur. Geçmezsen de "kafa ütüledi" olur.
  • Gerektiği kadarını anlatır, gerektiği kadar materyal sunarsın, gizleniyor olursun. Bloguna oraya buraya tüm hayatını dökersin "her boku yazıyo bu da yaee"cıların hedefi olursun.
  • Sorulan bir şeyi cevaplarken (misal) blogunu referans gösterirsin, "iyi ki bir blogun var yaee" olur. Aradığın şeyin tamamı orada var gir bak, 50 sefer anlattırma dersin, laf sokmayı bırak tüm galaksiyi soksan etkilenmez. Aynı kişi/kişiler "yaee ben blog takip edemiyorum, yazdıklarının linkini yollayacaksın ki bihaber olmayalım" derler, ya sabır çekersin.
  • "Ne zaman gelsem buradasın"cılar hiçbir zaman "demek sen de geliyorsun ki, benim burada olduğumu görüyorsun"u bir türlü idrak edemezler. Sen onlara göre tüm gün bilgisayarın başında mal gibi oturuyorsundur. Sınav / iş vs. yoğunluğundan (misal) 1 hafta internetten uzaklaşırsın, bu andavallar seni mumu bırak spotlarla ararlar. Geldiğinde "nerdeydin, neden gittin, bıdı bıdı" hiç bitmez. "Bana kızdın da mı gittin?"e bile rastladım. O kim oluyorsa artık beni internetlerden koparacak falan....
  • Kimine göre kapalı kutu olursun, ulaşılmazları oynuyor olursun. Hı hı dersin. Nasıl ulaşılmaz biriysen artık bu kişiler sana her mecradan sana mesaj atabilir, mesaj yetmez mail atabilir, hatta 1 mail yetmez 2-3 mail atabilir, inbox'ların içine sıçabilir. Ama sen hala ulaşılmaz bir superstar'sındır. o yeea.


Hı hı dersin etkili olmaz
Evet dersin hiç olmaz
Hayır dersin "Bence hayır demek istememiştir" sinyali falan veririsin allahmıhafaza

"Bunlar babadan oğula nesil herhalde anasını siktimin orospu çocukları tühh orospu çocukları babadan oğula nesil herhalde bunlar çok özür dilerim anasını siktimin orospu çocukları yani bunlar babadan oğula nesil herhalde bunlar hala değişmemiş" der, Doğuş'u daha sık anarsın

Allem edersin olmaz
Kallem edersin olmaz



Kısacası internette dişi olmak, zordur.




Huyu Da Güzel Kendi De Güzel Munis Tatlı Prenses Süreyya'nız Gizem
Blogspotlar, 2011




10 Nisan 2011 Pazar

"Ne, Oje Mi?" Vol.2 ~ Şimdi Reklamlar

Oje etiketinin hakkını vereceğim, emin olun beyler & leydiler.
"Ne, Oje Mi?" başlıklı postların Vol.2 olanı başlıkta da gördüğünüz üzere reklam konulu.
Bakınız efendim, el kızı neler yapmış:



Chanel gibi bir markanın bu tip bir reklam politikası güdeceği olasılığı düşük kere düşük. Ha diyelim böyle bir şey yaptı, ellerin sahibi hanım alelade bir hanım olmaz.
Bu elin sahibi de belli ki kendi kendine gelin güvey olaylarına girişmiş, Chanel çıkartmasıyla kendisini reklam panosuna çevirmiş. Fonda da Victoria's Secret baskılı bir karton çanta.
Peki bu durum Chanel'in umurunda mı? Cevâb malum...




Eh be insan, bu tırnaklar ne böyle?
Bunu görünce Chanel'in logosunu çizen hanım daha bir munis gelmeye başladı çok ciddiyim.
Mcdonald's nereden aklına geldi, neden bununla uğraştı acaba sorularını kendime sormadım değil, sordum. Sonra vazgeçtim, küçük mütevazi hayatıma geri döndüm.
Söyleyeceklerim bu kadar.




Wonder Woman Mac'in makyaj serisi, 2011 Bahar zamanları.
Seride oje de mevcut, bu şekilde tırnaklar süslenerek reklam yapılmasında da gariplik yok.
Benim yine aklıma takılan, bunu yapan arkadaşın neden böyle bir şey yaptığı. İlla bir şey çizeceksen çiçek çiz, böcek çiz ne bileyim.
Marka logosunu çizmen niye ey fani?



Yine bir yeme - içme mevzu bahis. Bu sefer logo sahibi M&M'S.
Fikir kötü değil, dekoru da çok güzel yapmış yapan buna denecek bir şey yok. Ama işte yine aynı soru, neden bir logoyu tırnağına çizersin? Bu nasıl bir istektir, nasıl bir tatmindir. Bilemedim ki. ama tekrarlıyorum, dekora çok özenmiş yapan, işçilik güzel :)





Bu ablamız da Apple freak midir nedir, iPod dekoru yapmış tırnağına. Logo olayını aşmış, "elma" dekoru yapmak fikri de pek orijinal değil zaten, madam haklı. Sorarım size leydiler, hanginizin aklına böyle bir dekor yapmak gelirdi? Abla yapmış, bir de fotoğraflamış. Dekorun hem kötü hem de saçma olmasını bir kenara bırakırsak "emeğe saygı" diyerek teraziyi tıklayalım sdfghjkl.



En kötüsünü en sona sakladım ki, bunu görüp diğerlerine bakmadan kapatmayın diye sdfghjkl. İlköğretim çağında Barbie takıntısı olan mini mini kız evlatlarımız, genç kız olduklarında da Hello Kitty takıntılı varlıklara dönüşüyorlar. Hello Kitty tü kaka demiyorum, al giy tak takıştır da bu bu nedir bu? Dekor için kullanılabilecek her şeyi de kullanmış, leopar deseni yapmış, simler yapıştırmış. Ablaya yalnız kitty yetmemiş. Klinik vak'a. Tez zamanda şifasını bulur umarım sdfghjkl.




Not: Arada bir devam edeceğim ojeli eyyorlamalara.
Ayakları da işin içine katacağım, formspring'te fantezilerinizi kusmayın rica ediyorum.

2 Nisan 2011 Cumartesi

"Ne, Oje Mi?" Vol.1

`` ~ Fr. "augée" kapçık içinde tutulan şey, müstahzarat, tırnak cilası < Fr. "auge" kap, çanak << Lat alveus kap, çanak ``

Ojenin etimolojisini araştırdığımda tek bulabildiğim açıklama, üstteki cümle olduğundan "ver capsleri gönüller coşsun" olayına hiç vakit kaybetmeden girişiyorum.



Oje denildiğinde akla "kırmızı, bordo, fransız manikürü" üçlemesinin geliyor olması beni ziyadesiyle üzmekte. Bu üzüntünün etkisiyle çeşitli tonlarda yeşil renk ojelerle başladım. Markası da açıkça görülüyor, almak isteyenlere de kolaylık olur. Yeşilin tonunu da tırnak şekli de güzel. Yuvarlak / oval tırnak sevmiyorum ben, baştan belirteyim de sorun çıkmasın sonra. Bu yeşilin tonu açık olduğundan, oje tırnağa sürüldüğünde şişede durduğu gibi durmayacak, bir kat daha sürülmeyi isteyecektir. Açık tonlardaki bu tip ojeleri 3 kat sürdüğümü bilirim. Yersen.





"Kırmızı, bordo, fransız manikürü" dedim ama Chanel 505'i unuttum sanmayın, az sonra karşınızda olacak :) Chanel 505 "Chanel rengi oje" yaftası yapışmış olan oje işte, yazıklı. Neyse bu yeşil tonu "mint" olarak geçmekte, ojenin markası ise "China Glaze". Gayat güzel bir renk, sürülesi bir renk. Canımsın China Glaze mint.





Tırnakta desen sevemeyenlerdenim. Ama bu minik noktalar beni rahatsız etmedi. Artık kivi düşünülerek mi yapılmış, yapıldıktan sonra kiviye mi benzetilmiş, yoksa "nasıl olsa kiviye benzedi, elime de bir kivi alayım inceden ayıplı bir şeylere selam edeyim" mi denmiş bilemiyorum. Bildiğim tek şey, fesat birisi olduğum.






Yeşil ojeden sonra gelsin maviler.
Bu mavi tonuna boyumca kefilim. Çok sevdim, bayıldım. Küt tırnak sevdiğimi zaten belirtmiştim, burada da bir sorun yok.
Mavi ojeleri sevelim. H&M mavisi ile ilgili söyleceklerim bu kadar.






"Yeşili anımsatan mavi" tonlarındaki bu ojenin China Glaze mint gibi bir havası var. Mavi, ama bir önceki mavi gibi "patlayan" bir tonda değil. Uçuk derler ya, işte o hesap. Başka markaların da bu tonlarda ojeleri mevcut, Chanel ekonomiyi kasar, (gizembiç acı söyledi).





"Hey seksi leydi
O nasıl bir mavi?
Pembe kurdeleler olmayaydı
Aslında daha bi iyiydi."
Tırnağın tüm yüzeyinde kullanılan mavinin tonu yüzünden şiir yazdım, daha ne diyebilirim ki? Ama o pembe kurdeleler? :(






Mat ojeleri hep sevmişimdir.
O.P.I.'nin bu mat pembesi gayet güzel. Mat ojeler deforme olmamasın diye ojenin üzerine tırnak cilası sürülemediğinden biraz kısa ömürlüdür. Neyse o kadar kusur kadı kızında da olur. Mat tırnak cilası (?) diye bir şey var mı acaba?






Desen çok abartılı olmadıkça bana pek batmıyor sanırım. Pembe leopar deseni beni rahatsız etmeyince bende bir kabul mekanizması oluşmuş da olabilir. Bilemedim şimdi. Zemin ve desende kullanılan tonların ikisi de gayet güzel. Oje markası "So Laque". Fakat bu tonda pembe, hemen hemen her markada vardır yani, bilginize :)






Pembe ojelerin "uçuk" tonu için seçtiğim oje de bu olsun.
Diğer pembeler gibi parlak, göz alıcı değil ama gayet hoş. Kıyafetle uyumsuzluk sorunu da çıkarmaz kanımca. Gerçi bu kıyafete göre oje seçmek olayına da kılım ya, neyse. Başka zaman anlatırım bunu :)
Bu ojenin markası da O.P.I. , meraklısına.






Ele bir dizi inci dolayarak estetik gösterme çabası ne yazık ki fos.
Neyse ki tırnak şekli estetik açıdan fotoğrafı kurtarmış. Sarı renk oje sakattır. Açık bir tonda olsa tek kat sürüldüğünde tırnağı sararmış gibi gösterme olasılığı epey yüksek. Zaten çok da tercih edilen bir renk değil. Bu incili elde kullanılmış olan sarı tonu tarafımca geçer not aldı. O desenleri de görmezden geliyoruz artık, alıştık nasılsa sdfghjkl.








Yok yok ben küçük noktalı desenleri seviyorum galiba.
Sarı rengin bu tonu da gayet hoş, ama beyaz beneklerle hoş X hoş. Bu iki sarı tondan başka da hoşuma giden ton yok. Benek canını senin ^_^





Daha bir sürü var, onlar da artık 2. bölüme.


20 Mart 2011 Pazar

Stada Rakı Şişesi Sokabilen Taraftar

Adam öldürmeye teşebbüs etmiş taraftardır.

Ayıptır, günahtır beyler. O şişe bildiğin adam öldürür. Hadi malız, beş paralık zevk için 700 lira verip bilet alıyoruz, eyvallah da hangi halet-i ruhiye içerisindeyiz ki bir adamın kafasına şişe atıyoruz he?

Taksim Meydanı'nda Leeds United taraftarlarını bıçaklayanlar kahraman mı oldu? Kaçının adını hatırlıyoruz? Peki ya Mühendis Oktay'ı katledenler? Bir tribüne isimleri mi verildi? Volkan Demirel yaralansa idi, o şişeyi atana tapacak mıydı sarı-kırmızı renklerin sevdalıları? Gerçekten merak ediyorum.

Lafa gelince Metin Oktay ruhu, Baba Hakkı duruşu, Can Bartu beyefendiliği. Bi siktirip gidin lütfen. Bu mu lan sevda, bu mu geçmişe ve o geçmişin bıraktığına duyulan saygı? Hayatta daha önemli şeylerin olduğunu ne zaman hatırlayacağız acaba, çok merak ediyorum.

O şişe çarpsaydı ve Volkan Demirel sakatlansa, kafatası çatlasa-kırılsa ya da ölse... Kim ne kazanacaktı abi? Ve bir insanın canını alabilecek kadar büyük bir şey mi taraftarlık? Beyler, cidden çok merak ediyorum..



(vela, 19.03.2011 00:50)

18 Mart 2011 Cuma

Bornozlar Çöpe

Kaba saba görünümüne aldırış edilmeden, her yaştan insanı bünyesine hapseden, "Bornoz keyfi" tanımının peydah olmasına sebep eşya. Giysilerin "ugg"ı.

Giyildiğinde kimisini Jedi, kimisini büyücü, kimisini boksör, kimisini süper kahraman hissiyatıyla donatan saçma gereç. Evet, saçma.

Bakın abimize, çıtırlığı bırakmış, kıtırlık döneminde, saç-baş gayet doğal, "uzaklara bakarmış gibi şeyaparsın" konseptli fotoğrafıyla gayet hoş. Arkada okyanus (belki de deniz, bilemedim) manzarası, sanki akşamüstü suları. Ama o da ne? Beyaz bir "aba" abimizin üzerinde. Kaba saba, göğüs bölgesinde garip bir potluk, ve eminim ayak bileklerine kadar uzanan boyda, korkunç bir giysi. Bornoz. Böyle hantal. Yakışıksız. Genç, efendime söyleyeyim toy bir ademoğlu bu hantal şeyi giyme hatasına düşse, "gençlikte olur böyle şeyler" der, geçeriz. Ama bu tablo karşısında bu cümleyi kurabiliyor muyuz? Yazılar olsun. Öğrenmenin yaşı yok, genç arkadaşlarımız sana yardım etsinler diyor ve "Banyo Havlusu" kullanma başarısını gösteren ademoğullarıyla yazıma devam ediyorum:




Bakınız, "uzaklara bakarmış gibi şeyaparsın" konseptiyle poz vermiş abimizden nispeten daha genç fakat vücut (en azından omuz bölgesinden eminim) bakımından pek de "uzaklara bakarmış gibi şeyapan" abimizden farkı olmayan bir ademoğlu.

Israrla belirtmek istiyorum, göğüs kası, karın kası bakımından ne eksik ne fazla, gayet kıvamında. Bu detay atlanmasın. Sonra da "tabi o şöyle kaslı, böyle seksili, onu övmeyeceksin de beni mi öveceksin" gibi laflar edilmesin.

Evet, bu abimiz tercihini "Banyo Havlusu"ndan yana kullanmış. Hatta o da uzaklara bakarmış gibi şeyapmış. Kendisini tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyorum.





Sanırım "uzaklara bakarmış gibi şeyaparsın" konseptinin sonu yok. Ama olsun, biz bu konsepti benimseyenleri de böyle kabul ettik.
Banyo havlusu tercih eden diğer abimize nazaran bu abimiz biraz daha spor yapıp kas "almış". Göğüsleri bana biraz büyük geldi ama olsun. Dedim ya, böyle kabul ettik.
Abimiz henüz havlusunu yenice takmaya hazırlanıyormuş ki flashlar patlamış. Bir seksilik, bir bıyık altından gülümsemeler falan. Neyse, kendisini de tebrik ediyor, başarılarının daim olmasını diliyorum.




Peki ya hanımlar?
Eril okuyuculara için DEV HİZMET. Bakın, hemcinslerimi de eyyorluyorum.
3 hanımı barındıran fotoğraf "I love You Beth Cooper" isimli 2009 yapımı filmden. Bornoz yerine banyo havlusu tercih edip adeta ortalığı kasıp kavurmuşlar. Adeta strapless elbise gibi görünüyor üzerlerindeki havlular. Nerede bornoz kabalığı, nerede bu munis görüntü?




Bir bornoz vak'ası daha.

Hayır ben ne diyeyim, ne yazayım bilemedim ki.
Saç-baş gayet doğal, yüz deseniz munis. O kaba saba yakalı, antipatik şey hiç olmuş mu?

Dikkat ettiyseniz hanım kızımıza bir şey söylemiyorum, zira o da ekmeğinin peşinde. Bir havlu firmasının sitesinden arakladım bu fotoğrafı, kız da model yani. Bir de saçma bir işaret basmışlar kızın çenesinin altına, iyice kıl oldum.

Neyse, demem o ki dişi olun erkek olun, görüldüğü üzere bornoz yine bornoz.

Bakın bir sonraki fotoğrafta banyo havlusu unsuru nasıl işlenmiş?
[Seksili]






Umarım hala "bornoz iyidir yaae" diye diretmiyorsunuzdur.
Şimdi fonda deniz (ya da okyanus, ya da ne bileyim) zaten bornoz tipi havlular plajda çok tercih edilmiyor diyebilirsiniz, ama burada vurgulamaya çalıştığım şey, havlunun munisliği.

Bakınız, hanım kızımız da gayet başarılı bir biçimde ürünü taşıyor. Saç baş deseniz, yine doğal. Rüzgala savrulmuş. Ten bronz. Daha ne olsun? Giydir bu ablaya az önceki beyaz bornozu. Ne oldu? Bi' irkildin di mi? Çakal seni...

Bu fotoğrafı google'dan buldum. Sahilde ve sanki çıplak gibi olan bu kız, ayıplı filmden arak bir fotoğraf ise bilgim dışı olduğunu belirtmek isterim.

İnternetim kötü, yoksa sizler için neler neler araştrırım, biliyorsunuz. Ayıplı film ne ki :)





Gelin el ele verelim, sonra da elimizi vicdanımıza koyalım. Son olarak da bornozun sadece bebelere yakıştığını kabul edelim. Yetişkin bireyler olarak bornoza veda edelim, banyo havlusunu tercih edelim. Hem taşıması da kolay, yolculuklarda misal. Hobi olarak arada yine giyelim, ama olayı da abartmayalım. Banyo havlusundan şaşmayalım. Esen kalalım :)

15 Mart 2011 Salı

Erkeğin Saçıyla İmtihanı

"Kadınların kuaförde geçirdikleri zaman" diye ciddi ciddi tartışılan bir konu var, bilirsiniz. Kuaföre giden paradan tutun da, kuaförde harcanan vakitmiş şuymuş buymuş hep ayrı bir tartışma konusu olur çiftler arasında. Kadın, saçındaki her yeniliğin erkek tarafından şıp diye fark edilmesini bekler, ama hayat hiç öyle değildir. Kadın yine de yıkılmaz. Her ay boyaydı, bakımdı, bıkmaz. Bıkmayacak da.

Gerçi erkeklerin büyük bir bölümü, çoğu zaman bizlerin saçındaki değişikliklere ilgi göstermeseler de içten içe bu duruma alışırlar. Kendinize kıyabiliyorsanız bakımsız bakımsız çıkın bakalım adamın karşısına, nasıl fark ediyor hemen namussuz. Neyse, ortalığı kızıştırmanın anlamı yok. Biz gelelim "Erkeklerin kuaförle olan ilişkileri ve sonuçları"na.
İyisi de var, kötüsü de. Hazırsanız başlıyorum.



Jay-Z...
Köfte dudaklı, çikolata tenli insan. R&B canını senin.
Siz Amerikalı rapperlar sıkılmadınız mı bu "kafaya bir tas geçir, hizasından saç tıraşı ol, sonra tası kafadan çıkar ve piyasaya çık" modelinden? Alnına çizgi çeksen tıraş öncesi, tecrübesiz bir adam bu denli düzgün tıraş edemez, net. Alın bölgesi de dikdörtgen. Kim size böyle güzel oluyorsunuz dedi, sizi kimler kandırdı bir bilsem. Diktörgen alın modeline gel "he" de, bir "dur" diyelim Jay-Z, ne dersin hayatım?





Drake...
Siz Amerikalı rapperlar sıkılmadınız mı bu "kafaya bir tas geçir, hizasından saç tıraşı ol, sonra tası kafadan çıkar ve piyasaya çık" modelinden, diyeceğim başka bir örnek daha.
Son zamanlarda Rihanna'yla raks ettiği klipler listeleri kasıp kavurunca bloguma düşmesi şart oldu. Bakınız, o da Jay-Z abisi gibi dikdörtgen alın olayına girişmiş. Saç kesiminin yere paralelliği mükemmel ve ötesi. Hep tasın marifeti bunlar. Drake'cim, Jay-Z abinin saçını başını taklit edeceğine azıcık müzikle alakalı yol yordam öğren de, bir işe yarasın. Benden söylemesi yani. Bu eleştiriler hep iyiliğin için.





Adam Levine...
Güzel vücutlu, kedi mıyklamasından hallice sesli, bol dövmeli güzel insan. "Alın bölgesinde açılma olmasaydı, acaba o da tas'ı koydurtup saç tıraşı olur muydu?" sorusunu sormaktan kendimi alıkoyamıyorum. Fakat görüldüğü üzere kendisinin "tepesi" sağlı sollu "erozyon"a uğramış. Tas'lı traş işine bu halde girse, olan saçının 2/3'ünü kestirmek zorunda kalacağı aşikar. O "M" biçimi saç şekli, umarım daha derinleşmez. "M" iyidir, Tas'lı tıraştaki gibi kaskatılıktan eser yoktur, munistir. Not: Adam Levine, Maroon 5'ın solisti kişisinden başkası değildir.




Justin Timberlake...
2 çikolata rapper'da sonra, 2 kedi mıyklaması sesli popçu koymasam büyük haksızlık yapmış olurdum ki, Justin imdadıma mükemmel saç tıraşıyla yetişti. Adam Levine'in yanında Justin teferruattır benim için, ama konu saç tıraşına gelince kendisi ipi göğüsleyen isim oldu. Ne saç erozyonu var, ne de tas'lı tıraş. Gerçi bunun uzun ve kıvırcık saçlı hallerini de biliyoruz ama, bu saç hatta bu kirli sakal hatırına o bonus peruğu gibi Justin saçlarını unutmuş gibi yapabilirim. Justin bu tıraşıyla adeta dev bir kedi.





Ami James...
Şüphesiz ki gizemtokay, adalet ve eşitlik için burada. Ami görüldüğü üzere kel. Hatta kepçe. Neyse. Uzun saçlı halini bırakın, ben bu adamın 3 numara tıraşlı halini bile düşünemiyorum. Dazlaklığı Ami James'e o kadar yakıştırıyorum yani. Saçı fazlasıyla dökülmüş eriller, dazlaklığa soğuk bakmasınlar, hele de nispeten düzgün bir kafaya sahiplerse. Ami'nin de omuzlara gel anasını satiyim oşşş. Ehem, ne diyordum, Ami James "Love Hate Tattoo Studio"nun sahibi, Discovery Channel'daki "Miami Ink"in esaslı dövmecisidir.





Zeki Enes Akkan...
Dazlak Ami'den sonra, Rapunzel'in erkek şubesi Zeki Enes Akkan'la bu postuma son vermem, ne kadar da tezat. Adeta kızgın kumlardan serin sulara atlıyoruz şu anda. Açık bal rengi saçları, pek bir güzel. Hafif dalgası ve diri görünümüyle mükemmel. Emin olun, uçlarındaki kırıkları aldırmaya gidince 80 kez uyarıyordur kuaförünü. Uzun saçlı erkeğin saçı pek kıymetli olur. Güzel de bakıyor namussuz. Bir de askerlik olmasa. İçim burkuldu şu an. Miyav.


10 Mart 2011 Perşembe

Christian Louboutin'e Açık Mektup

Louboutin'ciğim, nasılsın canım?
Son dönemlerde bakıyorum ve bir şeylerin ters gittiğini görüyorum. Bu beni ziyadesiyle üzüyor. Seni nasıl sevdiğimi bilirsin. Ama bu gidişata bir dur demek lazım değil mi şekerim?
Şimdi dost acı söyler, şahane tasarımlarının yanında son zamanlarda gördüğümüz o "şeyler" de neyin nesi? Bak canım onca zaman çalışıp yorulmuş olabilirsin, bunalımlarda olabilirsin, insanlık halidir yani. Ama iç sıkıntını bu yönde mi gidermeye çalışıyorsun? Yapma bunu.
Bak gel güzel güzel bakalım "neydim, ne oldum" konulu fotoğraflara;






En çok bilinen tasarımlarından örnek vereyim istiyorum.
Sağ tarafta arz-ı endam eden Lady Peep ne kadar da munis.
Adeta dev bir kedi (burayı anlamazsan sana anlatırım ben, dev kedinin anlamı güzel)

Mektuba giriş yaparken kullandığım Lady Peep'ten biraz farklı, zira bu "sling". Christian Louboutin denildiğinde akla gelen kırmızı taban ve yüksek topuk ikilisinin en başarılı temsilcilerinden.

Ama gel gör ki, hayat her zaman bu kadar güzel değil....







Pigalle Flat!
Doktor bu ne?
Nerede kırımızı Louboutin tabanı? Nerede o zarif feminen topuk?
Bunu gördüğüm an, internetin zehirli olduğuna inandım. Kim, nasıl, hangi zihniyete sığınarak böyle bir tasarıma imza atar?
Yine araştırdım soruşturdum, bir video buldum. Temsilci bir abla, anlatıyor da anlatıyor. "Herkes topuklu ayakkabı giyemiyor. Bu sebeple topuksuz modeller de üretildi." gibi bir şeyler söylüyor.
Olabilir tabi, herkes kendine göre haklı, bu modeli piyasaya çıkarmaya cüret edenler hariç.
Taban zaten gözükmüyor, olmayan topuk üzerine burada bir şeyler yazmam saçma olacak, ama o burun ne?
Daha fazla konuşmak istemiyorum.






Nispeten kalın şeritlere sahip olmasına rağmen her yerinden şakır şakır zarafet akan Madame Butterfly Booty.

İnce uzun zarif topuğu, kalın ama zarif şeritlerinin üzerindeki fiyonklarla yine adeta dev bir kedi vazitetindeki şaheser.

Bunu da sen yapmadın mı Louboutin'ciğim? Peki az önce gördüğümüz neydi?

Peki ya az sonra göreceğimiz şey?








Bu tasarımın adını koyan kişi, sen "super" olayını çok yanlış anlamışsın canım.
"Sonuçta büyük boy şeylere de 'super' deniyor, bunun da kaba saba hayvani bir topuğu olduğundan 'super' denmiştir" diyenlere de "tercih sizin, elimin tersi mi yoksa avuç içimi mi tercih edersiniz?" diye soruyorum. Elim ağırdır.
Topuksuz, babetimsi faciadan sonra bu tasarımda lütfedip Louboutin kırmızısı bizlere gösterilmiş. Adeta kütüğü oyarak elde edilen topuk ise, fevkaladenin fevkinde.
Bir zamanlar mantar topuk modası vardı, artık o mu yad edilmiş, ne yapılmaya çalışılmış bilmiyorum ama büyük bir hatayla sonuçlandığı apaçık ortada.
Oysa ki ne güzel bir rengi var.
Jade...







Ta ta ta taaa: AMBER
Dev bir kediyi falan geç, böyle şeker gibi bir şey.
Zarafetti, vırttı, zırttı hiç bu konulara girmem bile bu Amber karşınında.

Fikir sahibi her kimse, buyursun gelsin.
Yemek yeriz, bir şeyler içeriz.
Çok netim.








Paçalı güvercin.
Yine renk güzel, yine o kıllar kötü.
Kötü kötü kötü.
Ne diyeyim?
Pantolonun altına giyilmez, paça sorun olur. Eteğin altına giysen, hangi kabalıktaki bir etek bu paçalıya uyum sağlayabilir ki?
Adım attıkça ayakkabının önünde löp löp sallanan bir şeyler.
"Topuksuz, sivri burunlu babete taksaydın bu tüyleri, hazır sıçmışsın, bir de sıvarmış olurdun" demezler mi adama?

Entre parantheses: Bu modelin bejini, Rihanna hanımkızımız "Russian Roulette" isimli videosunda giyiyordu, nereden gözüm ısırıyor diyenlere gelsin bu gereksiz bilgi.







Leopar sakat bir desen. Kullanıldığı materyali "ucuz" gösterebilitesi epey yüksek.

Big Lips Booty'de durumun ne olduğu ortada. Özellikle şu metal topuk detayı fenalar fenası. Bunun üzerinde nasıl durulur, malum sonbahar-kış kreasyonundan kışlık bir bot, misal karda buzda bununla nasıl düşülmez, muamma.

Neyse alan olsun da, ev ayakkabısı da yapılır ki bu di mi Louboutin'ciğim? Bunun da tasarımcısına selam ederim, hakikatli insanmış.









Başka bir paçalı güvercin faciası.
Olay bu sefer abartılmış, püskül görünümlü tüyler yerine canım pabuç kürkle kaplanmış.

Zaten bu dakikadan sonra ne ince topuktan, ne de zarafetten bahsedilir. Olan olmuş.

Kürk de çakal kürkü. İmitasyon falan da değil.
Şimdi mutlu musun
Road Runner?





Seni kırdıysam özür dilerim ama, bu iş böyle olmaz yani.
Bu tasarımlar senin başının altından çıkıyorsa, bu işe birazcık ara ver derim. Parası pulu olan adamsın. Kafa dinle biraz, hareketli piyasa seni çok yormuş.
Sonra yine devam edersin, hanımların ayakkabı tutkusu biter mi?
Olayı iyi yerde yakalamışsın zaten havada karada ölüm yok sana. Saygı duydum.

Bir diğer ihtimal ise, sana yardımcı olan tasarımcı ekibin markanı tezgaha getirmeye çalıştığı ihtimali. Şimdi kimseyi de töhmet altında bırakmak istemiyorum. Ama vaziyet ortada, bunları söylemek zorundaydım.

Elbet bir gün buluşacağız.

Gizembiç, Blogspotlar 2011
Bisou Bisou

13 Şubat 2011 Pazar

Typo'ların Hastasıyım, Bir De Utanmadan Ustasıyım

Typo; kronik hastalığım.

Son zamanlarda yaptığım typo'lara o kadar takılınır oldu ki, bir açıklama yazayım istedim. "Şimdi ben typo yapınca siz dalga geçiyorsunuz ama bıdı bıdı bıdı" ya da "Neden dalga geçiyorsunuz ya, olamaz mı yani?" gibi cümleler kurmayacağım. Bahane de üretmeyeceğim, dikkatsizlik olsun, acele acele yazmaya çalışmaktan olsun, farklı klavye kullanmanın sonucunda olsun, Türkçe karakter içermeyen telefon klavyesi vs. Türkçe karakter içeren laptop klavyesi durumu olsun (ki şimdi aranızdan bir sivri kalkıp "ne alakası var, ş yerine s yazarsın typo'dan sayılmaz o" gibisinden bir şey söyler, lakin ki akıl etmez Türkçe karakter bulundurmayan klavyede tuş sayısının azaldığını, ve otomatik olarak yanlış tuşa basıldığını.) A ciğerim söyle neyleyeyim?

Ama sizin gördüğünüz, tarafımca hayata geçirilmiş bu typo'lar, daha önce yaptıklarımın yanında hiçbir şey. O yüzden siz bunları dilinize dolasanız da, beni rezil ettiğinizi düşünseniz de, tam verimli bir çalışma olmayacak bu. Sizlere güzelinden birkaç typo örneğimi sunayım da, çok basit typo'larımda bunları araya serpiştirin, hiç değilse gülmüş oluruz, eğleniriz falan.


  • Geldik işte > Gelsik işte
Yanılmıyorsam sene 2006, Öss derdi, dershane falan böylesi durumlar söz konusu. Şimdiki gibi değilim, çok enerjiğim, fıtı fıtı msn'lerdeyim online bir biçimde. (Hemen önlemimi alırım, "şimdi sanki yoksun msn'de" diyecekleri karşı. Artık "Forever offline"ım bilirsiniz sdfghjk) Msn'de bir etkinlik kararlaştırılacak, "şu saatte herkes gelsin" dendi ve ben geç kaldım. Acele acele online oldum, hani birkaç hoca da msn'de olacak, arkadaşları geç onlara ayıp olacak gibi saygıdan yıkılıyorum. Neyse... Online olduğum gibi hemen konuşmaya davet edildim. 10 kişi falan var. Ortam samimi de olsa, hocalar da işe dahil olduğu için herkes kendine çekidüzen vermiş. Bir arkadaş tüm naifliğiyle (dalga geçmiyorum kötü bir amacı olmadığına eminim) "Nerede kaldın ya?" diye bana haklı olarak çıkışıyor. Bundan sonrası zaten kafanızda oluştu, ama ben yine de yazayım. Etkinlikle ilgili bana sorulan sorular da bir yandan şakır şakır akıyor önümde. "Geldik işte" yazıp geçmek istiyorum. Ama olmuyor, başaramıyorum. Q klavye düzenine bakınız, ki kaçınız F klavye kullanıyorsunuz onu da bilemedim ama A-S-D-F-G-H-J-K-L-Ş-İ sıralasıyla giden kısımda, yan yana salınan S-D ikilisi beni yakıyor. "Gelsik işte" yazıyorum. Konuşma penceresine bu dakikadan sonra davet edilen edilene. Fırsatçı Kamiller. Birkaç random gülen arkadaş çıksa da, olay çabuk kapanıyor. Ama bu typo'm hiçbir zaman unutulmuyor.


  • Yaşasın > Yalasın
Tür bakımından "Geldik işte"den çok da farklı olmayan bir typo'm. Yine hemen hemen aynı tarihlere denk gelmekte. Kaynaştırma Harfleri'nin konu edildiği bir durumda yaptığım typo. 3 kişi şahit olmuştur fakat bu da güzelce yayılmıştır. Kaynaştırma Harfleri "Y-Ş-S-N" akılda kalsın diye "Yaşasın" olarak öğretilir adet olduğu üzere. Belki "fıstıkçı şahap", efendime söyleyeyim "anası mezar dikecekmiş" gibi hatırlatmaların yanında çok sönük kalsa da, yine de faydalı bir hatırlatmadır. Q klavyenin yine aynı sırası söz konusudur. Bu sefer can yakan yan yana salınan L-Ş ikilisinden başkası değildir. Hayatımızda öyle bir yer edindi ki, "Yaşasın" yerine "Yalasın" diyoruz artık, o kadar yani.
(Gereksiz bilgi: Ne fıstıkçı şahap, ne anası mezar dikecekmiş, bir erkek "hergele nedim arsız karısını kesip rendeledi"yi biliyorsa, beni etkiler. Net sdfghjk)


  • Ceren > Veren
Sene oldu 2010, level atladım, insan isimlerine bulaştım. Ne baştan savmalık cevap "Geldik işte"ye, ne de eğitici-öğretici kısaltma "Yaşasın"a benzer insanın ismi üzerine yapılan typo. En istenmeyeni, ne bileyim en pişman edenidir. Hikayesi bana kalsındır ama yakın arkadaşın olsa, eşin dostun olsa güzel bir anı olur bu yapılan andavallık, lakin ki kızı çok tanımıyorsan ne bileyim samimi değilsen, "Veren" dememelisin yine de. Neyse ki typo saniyesinde anlaşıldı, karşı taraf da anlayışlıydı. Yine belirtmek gerekirse, Q klavyede bu sefer alt satırdayız, Z-X-C-V-B-N-M-Ö-Ç. Görüldüğü üzere C-V yan yana. Seyreyleyin gümbürtüyü.



Size yaptığım typo'lar, bu 3'ünün yanında fazlasıyla sönük kalıyor, demiştim.
Neyse ben yine de kendimden umutluyum, daha bombaları için çalışmalarımı sürdüreceğim sdfghjk.


Viva TYPO !!!


Typo: Yazım hatası

11 Şubat 2011 Cuma

Ben Varım

5 seneye yaklaşıyor gurbet ellerde yaşıyorum. Hayatımın dikkate değer bir oranına tekabül eden bu süre zarfında bilinçli ya da bilinçsiz, isteyerek ya da farkında olmadan birçok değişiklik geçirdim, birçok eski adetten vazgeçtim, birçok acayip alışkanlık kazandım. Kazanılmış ya da vazgeçilmişlerden hiçbirisinin tasası, yasını tutmadığım gibi, hiçbirisinin de varlığına ya da yokluğuna sevinmiyorum, coşmuyorum. Hayat ve gereksinimleri ne ise ayak uyduracağım.

Lakin ne zaman gurbetten memlekete dönüyorum, ne zaman Almanya'da yabancı, memlekette Alamancı konumuna geçiyorum o zaman bir bir fitil fitil burnumdan geliyor alışkanlıklarım. İşte bu başlık altına gireceğim entry böylesi bir alışkanlık değişiminin öyküsüdür.

Yurtdışına giden, yaşamak zorunda kalanlarımız bileceklerdir: Yurtdışında taharet borusu, musluğu gibi işlevselliği göte ferahlık kazandıran utulitiler yoktur. Bu neredeyse yurtdışında büyük abdeste çıktığımız anda dikkatimizi çeken, kültür şokunun büzüğümüzdeki izdüşümüne denk bir haldir. Yurdundışında götünü kuru kuruya kağıda silen herkes şu veya bu şekilde ecnebiye küfür etmek, versay tuvaletinde dahi tuvalet olmadığını anımasamak, gavurun tuvalet kavramını bilmediği, roblarının içine sıçtıkları için parfümü keşfettiklerini öne sürmek gibi muhafazakar bir spektrumdan köktenci bir ruh haline kadar birçok hissiyatı tetikler, canlandırır. Lakin yurtdışına giden, gidip de yaşayan, dikkate değer bir süre geçiren birisi icin memişhane ile ilgili beklentileri tersine işleten bir hal de vardır.

Yurtdışında geçirdiğim ilk yılın kışında (sözlükten de aratılarak takip edilebilir eylül 2000- mayıs 2001 arası) dönem tatilini bahane ederek sevdiklerime kavuşmuştum. Bu dönüşümde eşe dosta ayrıntısıyla yurtdışında tuvaletlerde taharet borusu olmadığından, götü kuru kuruya kağıda silmenin iğrençliğinden, götünü kuru kuruya kağıda silmiş insanlarin servis ettiği yemekleri yemenin tiksintisinden bahsetmiştim. Gelişim şerefine gittiğimiz bir kebabçıda verdiğim bu sempozyum sırasında bir gaz yediğim 2 porsiyon karisik ızgaranın, mezenin, acılı ezmenin, 2 litreye yakin ayranın da hatrına o gece tuvalette uzunca bir süre geçirmem uygun düşmüştü.

Evet, götümü Vitra-Artema ortak yapımı seramiğe koyduğumda anlamıştım ki: Bizim tuvaletimiz, bizim tuvalet adabimiz gibisi yoktur.

İşte karşıda duran sepet içinde Aktuel, Tempo, Conan'ın eski sayıları, işte hemen yanında çamaşır makinemiz ve üzerinde sıkıldıkça okuduğum deterjan ve yumuşatıcılar, işte yerler: fayans, karo, köşelerde bordur gibi gormeye alışık olduğum vazgeçilmezler, işte tuvalet kapısı ve kapının üzerinde buzlu cam, buzlu camın üzerinde bornozlar, havlular, ve işte sağ elimin hemen arkasında istediğim an uzanabileceğim taharet borusu musluğunu siyah vanasi.

Derin bir ruh huzuru ile dizlerime serdigim dergiden son 3 ay içerisinde olup biten magazin hadiselerini takip ediyorum. Hande Ataizi kimle basılmış, Hülya çocuk mu aldırmış, Burak Kut yeni kasediyle eski popularitesini yakalayacak mi? derken çat diye dünyam kararıyor. Hayır, Burak Kut'un yeni kasetinden yana bir yıkım yaşamıyorum, kelimenin tam anlamıyla dünyam kararıyor.

İlk tepkim şudur: Elektrikler mi kesildi? Lakin buzlu camın ardından bakıyorum, mutfak tarafından içeriye ışık giriyor. Banyonun sigortasi mi attı? Hayır, şofbenin ışığı yanıyor. E ne oldu? Kim, nasıl benim tuvalet ışığını kapatabilir ki?

O an gerçekten, tırnaklarımın ucuna kadar idrak ediyorum: Türkiye'deyim ve Türkiye'de banyoların elektrik düğmeleri banyonun dışıda olur. Öylesine sinirleniyor, öylesine bocalıyorum ki senelerin süzgecinden geçmiş en standard, en kısa yoldan sonuca ulaşan ünlemi bile söyleyemiyorum. Diyorum ki:

- Ne oluyo yaaa?

Kimse ses vermiyor. Vergisini veren bir Amerikan vatandaşi gibi daha da sesimi yükseltiyor, fayanslarda yankılanacak şekilde bağırıyorum:

- Yeaaa kim ışığı söndürdü yeaaa?

Tıkır tıkır tıkır ayak sesleri geliyor.

- Ne var ulan eşoğlueşek!!!!!!!? Ne bağırıyosun?
- Baba sen mi ışığı söndürdün?
- Evet?!! Ne var hayvan herif? Ne bağırıyorsun?
- İçeride ben vardım!?
- Ben nereden bilicem?!! Öküz!
- E ama sormadın ki?
- Yok yaaaa? İçerdeyim baba dersin, ben varım dersin açarız. Amerika'ya yolluyoruz, adam olmuyorsun, öküz olup dönüyorsun.

Babam haklı. Böylesi bir durumda akıllı, aile terbiyesi almış bir Türk gencinin ilk tepkisi "Ben varım" olmalıdır. Bu durumda ışığı söndüren ebeveyn "ha, pardon" demeye tenezzül ederse eder, "O kadar saattir içeride ne yapıyorsun?" diyecekse der, neticede ışığı açar, yoluna devam eder.

Oysa ki ben 3 ay içerisinde öyle bir şımarmışım, öyle bir yoldan çıkmışım ki bu basit, ananevi lafı dahi unutmuşum. Vay bana vaylar bana.

Amerika'da kaldığım şu süre zarfında henüz elektrik düğmesi banyonun dışına denk gelen, Türkiye'de ise kimi oteller dışında içine denk düşmüş bir haneye girmedim. Lakin geçen sene yazın şans eseri Şile'de bir arkadaşın müstakil evine gittim. Banyoya girmeden önce kapının dışında elektrik düğmesi aradım, bulamadım. Böyle koridorun dibine yurudum onu açıyorum olmuyor, diğerini deniyorum, beceremedim. Çok üstelemedim, helaya girdim, karanlıkta işimi görmeye koyuldum. İşin ortasında önce buzlu camda bir surat belirdi, sonra tıngır tıngır kapı zorlandı. Karanlıktan aydınlığa bağırdım:

"Ben varım!"

Arkadaşım dedi ki;

- Ha sen mi vardın? Işık bozuk mu?
- Yok, ışığı bulamadım. Sen açar mısın?
- Nasıl açayım, ışık içeride.

Tarif ettiği yerden ışığı açtım. İşimi gördüm, çıktım. Sonra utancımı yendiğim bir anda arkadaşıma sordum:

- Sizin bu banyonun ışığı neden içeride?
- Sorma ya, bizim evin mutaaayidi laz. Herif her bir boku tersten yapmış. Bizim bu bloktaki bütün evlerin banyolarının ışıkları içeride.

Lan? Türkiye'de böylesi bir uygulamayı ancak laz bir mutaaayit akıl ediyorsa, bu Amerika'da ve muasir medeniyetler diyarinda mevzunun da ters olduğunun bir delili midir? Böylesi bir anda düşündüm, irdeledim. Işığın kontrolünün içeride ya da dışarıda olması ne kazandırıyor, ne kaybettiriyor.

Işığın kontrolünün içeride olması öncelikle birey toplumu olan Amerika ve batı medeniyetlerinde dikkat çekmiyor. Cezalandırmak gayesi ile dahi çocuğunu banyoya kilitlemeyen (hatırlayalım oda cezası diye bir şey vardır) ebeveynin yaşama alanı olan batı medeniyetlerinde bir kişinin ne olursa olsun sıçarken karanlıkta ya da aydınlıkta olma hakkı kendisinde görünüyor. Oysa ki doğu toplumunun etkilerini sürdüren Türkiye'de birey ancak ataerkil aile yapısı içerisinde varlığı onanırsa vardır. yani helaya giren bir kisi ic ozgurlugune sahipse de, dis iliskilerinde evin reisine tabiidir. Evin reisi ışığı kesmek isterse, keser. Açmak isterse açar. Helada kalma süresine sınırlama getirmek maksadıyla düzenleyici ve kısıtlayıcı tedbirler almak konusunda yetkili merciidir. Oysa ki batı medeniyetlerinde böylesi bir ayrıcalık evin reisi de olsa ebeveyne tanınmaz, çocuk ortak mülkiyet sahası üzerinde en az ebeveyn kadar iktidar ve hak sahibidir.

Uygulamada bakıldığında: Türk aile yapısı içerisinde evin reisi sıfatında olan ebeveyn uzun süre açık gördüğü bir banyo ışığına müdahale hakkına sahiptir. Bu hem ekonomik anlamda bir uyarı ve nota niteliğindedir, hem de mevcut iktidarın bir gövde gösterisidir. İktidar sahibi ebeveyn banyo ışığını kapattıktan sonra karanlıkta duyduğu :

"Ben varım" 'a cevaben, ışığı açarken, şunu demek ister:

"Sen varsin, ama ancak ve ancak benim sayemde varsın. Fırt dedin taşşaklarımdan fırladın, cırt dedin karnımdan çıktın! Ona göre. Şak ışığı kaparım, sen var olmazsın. Bu kadar kolay! "

Bu yüzdendir ki sanırım feodal yapı, sömürü düzeni Türkiye'de sona ermeyecektir, ezilen kesim en doğal ihtiyaçlarını karşılarken dahi "efendi"sine ancak karanlıkta "ben varım" diyebilecek, ancak karanlıkta bir çığlık haline gelince, lütfen varlığı tanınacaktir. Işık düğmeleri, elektrik anahtarları daima helanın dışında kalacaktır.

(otisabi, 21.08.2004 07:18 ~ 07:51)



Tuvalete her girdiğimde aklıma gelen bu entry, sizlerin de aklına gelsin istedim.